27 Kasım 2013 Çarşamba

TASARIMIN KAYNAĞI ÜZERİNE BİR İRDELEME
 A BRIEF INVESTIGATION ABOUT THE ORGIN OF DESIGN
Murad BABADAĞ*

 “İnsanların iyi ile kötüyü diledikleri gibi seçme hakkına pek değer vermediklerini; rahatı, hatta ölümü yeğlediklerini unuttun mu? İnsan için vicdan özgürlüğü kadar çekici, ama o kadar da azap verici şey yoktur”
   Büyük Engizisyoncu/Karamazov Kardeşler
Dostoyevski
ÖZET:
Bu metinde, ‘Tasarım’ kavramının etimolojik altyapısı, “iyi tasarım” bağlamında irdelenecektir.
İyi” kavramının etik alt yapısı, “iyi”ye ulaşmanın bilgisi ve epistemoloji ilişkisi; tasarım-sanat ilişkisi üzerine düşünülmüştür. Aydınlanma çağı sonrası modernizmin direttiği araçsal akıl ile bireyin varoluş sorunsalı ve yine tasarım kavramı üzerinden “iyi” kavramına ancak tözsel akıl aracılığı ile ulaşılabileceği felsefe ve tasarım tarihi üzerinden irdelenmiştir.

ANAHTAR KELİMELER: bilginin doğası, birey’i varetme, erk’in doğası, etik, sanat, tasarımın doğası

SUMMARY:

The purpose of this article is an investigation about the etymological, ethical, epystemelogical substructure of design according to “good” by the history of design and the philosophy. Also investigates the relations about art and design, individual existance methodologies by design and the because of the nature of design with the domination of impetus.

KEY WORDS: the nature of knowledge, to create the individual subject, nature of impetus, ethos, art

Tasarım kelimesinin Latince atası olan designare kelimesinin ilk kullanıldığı 15.yüzyılın ortalarından itibaren, tasarımın sanatla ilişkisi sorgulanmıştır. Ancak asıl soru Tasarım’ın sanattan ne kadar pay aldığı olmalıdır. Bu pay alma meselesi sanki Platon’un idea’larını anlatırken kullandığı örneklemelerinde kullanıldığı gibidir. Platon, güzel olduğunu söylediğimiz herhangi bir şeyin veya kişinin güzellik İdea’sından pay aldığını ancak bu pay alımı ile güzellik ideasının kendisinden bir şey kaybetmediğini söyler.(1) Bu tariften yola çıkacak olursak, Tasarımcı da aynı şekilde yaptığı işte o işin idealarından pay aldırabildiği kadar iyi’dir. Metin boyunca Tasarımcı terimi mimar, plancı, ürün tasarımcısı, görsel tasarımcı vb. bütün alt disiplinleri kapsayarak kullanılmıştır. Tasarım kavramını irdelediğimizde zihinde yapılan bir parçalama ve yeniden birleştirme eylemi olduğunu fark ederiz. İşte tam da bu parçalama eylemi varolan kavram ve cisimlerin (görünenlerin ve düşünülenlerin dünyası) içindeki özü bulabilmek, anlayabilmek için parçaların arasında saklanmış özü/idea’yı bulma çabası gibidir. Aradığımız özü bulmak mümkün olmaz ancak parçalayabildiğimiz kadar parçaladığımızda o öze yaklaşmak mümkün olabilir. Ancak bu parçalama ve yeniden birleştirme eylemini tasarımcının zihni neye göre yapar? Eylem hangi kurallar çerçevesinde gerçekleşir? İçinde keyfiyet barındırır mı? Eğer barındırırsa bu keyfiyet tasarımcının özgürlüğü olarak kabul edilebilir mi?
Deleuze referans alarak söylenebilinir ki, birey dış dünyadan gelen datum ve kavrayış’larla kendini her an kendini yeniden kurar, oluşturur. Dolayısıyla sabit bir ben’den, ego’dan bahsetmek mümkün değildir.(Akay A.2011) Birlikte yaşamanın zorunluluyla ortaya çıkan toplumsal sözleşme ile beliren kurumlar ve bu toplumsal sözleşmenin yok etmeye çalıştığı güdüler arasındaki gerilim sonucunda, stabil olmayan bireyin içinde bir özgürlük itkisi belirir. Var olan âdet ve geleneklerle ilişkisini kesen birey daha önceden çizilen sınırları aşar ve bu şekilde yeni varoluş ortamını yaratır. Bu davranış modelinin sanatta bir adı bulunmaktadır; avangard. Etimolojik bakımdan “öncü birlik ” anlamına gelen Fransızca bir kelimedir. Kaybedecek bir şeyleri olmadığı için sınırın ötesine geçmekte tereddüt etmeyen, yitirilenlerin yerine yenilerinin takviye edildiği bir grup. Genel olarak Avangard, sistemin hiçbir bağlayıcısıyla ilişkisi olmayan, gönüllü olarak her türlü erk’ten bağımsız bir eylemci ruhudur. Antropolog Edgar Morin’e göre insanın oluş devrimini başlatanlar da bu gruptur (heimatloslar, dışlanmışlar, maceracılar, başkaldıranlar)(Morin E.2010)(2). Avangard, merkezdeki yerleşimcilerin uzlaşımcı kuruntularından ve erk bağımlılığından da özgürdür. Merkezdekilerin görevi avangard’ın keşfettiklerini, denediklerini, sistemle uzlaştırmak ve mübadele değeri olan bir meta haline getirmektir. Hayatları pahasına sınırları aşanların elde ettikleri başarıları kullanan arabulucu burjuva entelektüellere en iyi örneklerden biri 1920’lerde Amerikalı reklam yöneticisi Earnest Elmo Calkins’tir. Calkins, dönemin tasarımcıları kendi masraflarıyla yeni fikirlerin sınırlarını zorlarken tamamen orijinal bir şey üretmenin zaman ve para kaybı olduğunu öne sürmüştür. Ticari sanatçı ve tasarımcılara modern sanatın fazlalıklarını törpüleyip süsleyerek tüketici sınıfın hazmedebileceği hale getirmelerini emrederek satışlarını arttırmıştır. Aynı şekilde kendi döneminin yıldız tasarımcısı olan Raymond Loewy’in MAYA (Most Advanced Yet Acceptable/ en gelişmiş ancak hala kabul edilebilir) formülü de aynı zihniyetin bir ürünüdür.

Yeniye ve alışılmamışa doğru giden bireyin aradığı, toplumsal yapı ve kurumların ona veremediği iştah, arzular ve bu arzuları tatmin etme güdüsüdür. Ancak birey yukarıda alıntı yaptığımız Deleuze tabiriyle metastabl yani her veriyle yeniden kurulduğu için yaratmış olduğu ortamın hoşnutluk hissi de sabit olamaz, geçicidir. Bir önceki sınırı geçme eylemi kısa süreli bir tatmin hissi verir yalnızca. Bu sebepten dolayı yeniyi aramak ve ulaşmaya çalışma eylemi hiç kesilmez. Birey kendini oluşturduğu her an, bu oluşu meşrulaştırmak için “öteki” nitelendirilmesi yapılan diğer öznenin onayına ihtiyaç duyar (Var olmak algılanmaktır- G.Berkeley).

Bu onayı almadığı sürece olmuşluğu eksiktir çünkü süreç tamamlanamamıştır. Bu diyalektik yaklaşımda ise bir kavram kendini göstermeye başlar, tutarlılık! Birey her an kendini yeniden oluştururken bu oluşum tutarlı olabilir mi? Bir sanatçıdan tutarlı olmasını beklemeyiz ya da bu kavramın, sanatını icra etmesi için ihtiyaç duyduğu bir motivasyon biçimi olmadığını kabul edebiliriz ancak bir tasarımcı için de aynı şey geçerli midir?

Sanatçı kendisine yabancılaştığı psikoz anında sanatını icra eder, o sırada “kendi”lik şuuruna sahip değildir ancak icra bittiğinde kendine gelir, sanat icrası bir çeşit “tatmin anı”dır. Sanatsal eylem sanatçıya ‘Katharsis (bir çeşit zihinsel arınma) imkânı sunar. Sanatçı bu süreç içinde id’e bağımlı bir hareket biçimi sergiler. Tasarım eyleminin de bu şekilde işlediği iddia edilebilir mi? En azından sanatçı bu eylem biçiminin zamanına kendi karar veremez, zaten güdüsel eylem içten geldiğinde ve sanatçı “kendi”liğinden vazgeçtiğinde bu herhangi bir zaman içinde ve süresi belli olmayan bir “yabancılık” yaşar. Tasarımcının, tasarım sürecinin herhangi bir anında şuurunu kaybettiğini ve tasarımın da aslında tam da o an yapıldığını iddia edilebilir mi? Yoksa tasarım en az tıp bilimi kadar insan hayatıyla ilgili olduğu için, tasarımcının süreç içinde bir an için bile olsa şuurunu kaybetmesini göze alınamayacağı mı düşünülür? Öyle ya, Hipocrates yeminin iki temel yasası ne der; primum non nocere/ asla zarar verme ve utilis esse/ yararlı ol. Katharsis ümidiyle tasarımlarını sanat icra edercesine yapan ve o anlığına “kendi”liğinden vazgeçen biri bu iki basit ve net kuralı yerine getirebilir mi? Bu akıl yürütmelerden çıkartılacak sonuç tasarımcının tasarım anında dünyadan gelen verileri olabildiğince analitik bir biçimde değerlendirebilmesi ve tasarımını bu metodoloji ile yapmasıdır. Burada belki yalnızca mevcuttan hoşnutsuzluk ve yeni bir hoşnut olma durumu arayışı sanatsal eylemden ödünç alındığı kabul edilebilir. Verili olanın değiştirilmesi arzusu ve yeni’ye duyulan fetiş özlem ancak bu da kontrollü olmak zorundadır tasarımda. Çünkü sanatın malzeme dünyası kadar geniş değildir tasarımın dünyası. Aralarındaki en büyük fark sanatsal eylemin sonucunda ortaya bir ürün çıkar ve sanatın çöplüğü yavaş yavaş dolarken tasarımın üretim hızı ve miktarı tasarım’ın çöplüğünü hızla doldurmaktadır.

Tasarım ürünü sanata yakın konumlandırıldıkça korkakça bir dokunulmazlık kazanmış ve neredeyse bütün eleştiri kanalları kapanmıştır. Böylece çevremiz talep edilmeden arz edilen sanatımsı ürünlerle doldurulmuştur. Gerçekte sanatın özgünlük karakteri toplumda ayrıcalıklı yer almasına sebep olur ve tasarımcı bu özgünlük şartını kullanarak sanatın ayrıcalığına sahip olmak ister, çünkü pazarın rekabetçi ortamında bu durumun bir avantaj olacağını bilir. Özgünlük kelimesi; köken itibariyle yunanca bir kelime olan poiesis‘e(yapma, etme) dek uzanır; bu kelimeyi de Platon ve diğerleri tarafından, daha önce hiç bir şeyin olmadığı yerde yapılmış bir şey anlamında kullanılmıştır. Tasarımda ise daha önce hiç düşünülmemiş bir yöntemin veya bağlantılandırılmamış bir ilişkinin ilk defa tesis edildiğini iddia eder ve bu yolda varlığını onaylar.

Aynı konuya başka bir perspektiften bakarsak, aslında bireyin tüm dünyayı algı üzerinden temellük ederek varoluşu, Platon’a göre aksak bir yaklaşımdır.
Bütünü tek parça olarak kavrayamayan insan zihni, onu ancak parçalayarak algılar ve sınıflandırır. Bu sınıflandırma sonrasında elindeki tanımların tamamının da bütünü tarif ettiğini kabul eder. Ancak bütünü neye göre parçaladığı, algıdaki potansiyel kusurları veya algı sonrası muhakemenin elde ettiği yargıları neye göre yaptığı belli değildir. Platon’un 2500 yıl önce fark ettiği problem felsefe tarihinde çok sonra tekrar karşımıza çıkmıştır. Descartes’ten itibaren özne-nesne ayrımı bütün bilimlerde niceleştirme karakterine bürünür. Bilimin bir nesneyi kavrayabilmesi için onu sınıflandırması, niteliklerini nicel hale getirmesi ve bu yolla bilinmezi kavranır hale getirmesi bir yol olarak kabul edilmiştir. Çünkü ancak bu durumda dünya ve nesnesi ölçülebilir hale getirilebilir. Nesneden bütünüyle ayrılan özne, onu yalnızca belirli amaçlar uğruna dönüşüme uğratabilecek, manipüle edebilecektir. Ancak bu amaçların ne olduğu, öznenin bu amaçları seçerken hangi yolu hangi kurallara göre izleyeceği belirsizdir. Aynı yaklaşım insanın da ölçülebilir dolayısıyla hesaplanabilir bir varlık olduğunu ima ederek, onu da “şey”leştirir. Nesneye yapılabilen manipülasyonun benzerini insan üzerinde yapmak bu şekilde mümkün hale gelir. Araçsal akıl kullanılarak yapılan her türlü eylem, akıl’ın bu keyfi kullanımını meşru hale getirecek ve tahakkümünü olumlayacaktır. Araçsal akıl’ın da temel ilkesi işlevselliktir ve bu kavramın tarihteki en uç noktası holocaust’ta kendini göstermiştir: yok edilen kurbanların kasık kılları U-bot mürettebatının kalın çorap ihtiyacı için kullanılmıştır(Boucher G. 2013). Bu tahakküm biçiminin toplumda tezahürü üç türlüdür ve üçü de birbirine bağımlıdır. Ekonomik ve siyasal tahakküm, kültürel faaliyet alanını belirler ve yönlendirir. Kültürel faaliyetlerin en etkililerinden biri olan sanat da onu yönlendiren tahakkümü onaylar ve sistem bu şekilde kapanır. Sanatın kırpılmış eleştirel mizacı bile, yine aynı tahakküm yöntemleriyle sistemi besleyen by-pass edilmiş damarlar gibi kullanılır ve başkaldırı potansiyeli, komformist ya da olumlayıcı ürünler tarafından ortadan kaldırılır. Frankfurt okulunun üç önemli karakterinden T.Adorno ve M.Horkheimer’ın Aydınlanmanın diyalektiği eserinde belirttikleri üzere; araçsal aklın tahakkümündeki ideolojik sanatın sistemi olumlamaktan başka yapabileceği bir şey yoktur ve gerçek varlık sebebini yerine getirmek istiyorsa önceki durumunun tam tersine eleştirel olmak zorundadır. Eğer söylendiği gibi tasarım ve sanat’ aynı kaynaktan besleniyorlarsa, tasarım kavramı da bu noktada sanat’la aynı kaderi paylaşır ve tahakküm’ün bir enstrümanı haline gelir. Sanat ampüte edilen negasyon(olumsuzlama) yeteneğini yitirdiği için etkisiz varlığını sürdürürken, Tasarım ruhunu tamamen satarak konformist fetişizmin geliştirilmesini sağlayan aygıt olarak sistemde yerini alır.

'Hiçbir tasarım dalı ve türü, dünyanın şu ya da bu amaçla şu ya da bu çıkar ilişkileri içinde manipülasyonunda parmağı olan ellerini yok sayamaz ya da bu elleri masumca geri çekemez.’(Teymur N.1998)
Toplum bu yolla denetim altına alınır ve o toplumu oluşturan birey bu gizli tahakküm yöntemi ile uyuşturularak mutluluk hissiyle yaşar ve bu şekilde kurulu sosyo-ekonomik sistemin iktidarına o kadar şaşmaz bir biçimde teslim olur.(Jameson,1997)
Daha önce de belirtildiği üzere; Deleuzien perspektifte bireyin kendini oluşturması dış dünyadan alınan datumlar kavrayışlarıyla başlar. Ancak yine yukarıda bahsettiğimiz üzere, Platon’a göre bilgiye ulaşmak için algı ve kavrayış yetmez. İdeaların bilgisine ulaşmak için bir tefekkür gereklidir. Hatta bu eylemin özel bir de adı vardır; meeftike diye okunan “doğurtma” eylemi sayesinde zaten sahip olduğunan bilgiler bir anamnesia biçimiyle tekrar hatırlanır ve ideaların bilgisine böylece ulaşılır. Aristo’ya göre ise bu bilgiler doğuştan gelmez ancak insan doğası gereği bu bilgiye ulaşmak ister ve elindeki tek enstrüman aklıdır. Neden bireyin doğasında mutlak bilgiye/ideanın bilgisine ulaşma arzusu ve çabası vardır? Ulaşılmaya çalışılan mutlak bilgi nedir? Bireyin ona ulaşma çabası gerçekten doğuştan mıdır? Yukarıdaki zihinsel karmaşaya dikkat edilirse bilgi sorunu ve varlık sorununun tek ve aynı soru olduğu fark edilir.

Platon’a geri dönecek olursak algı ve kavrayış dış dünya ve görünenlerin bilgisini bize verir. Dış dünyada var olan her şey değişir ve değişim bozulmayı da içerir. Değişim geçiren bir şey mükemmel değildir, dolayısıyla mükemmel’in bilgisini de veremez. Birey değişmeyenin bilgisine sahip olduğunda o nesnenin içinden pay aldığı idea’nın bilgisine de sahip demektir. Böylece ilk paragrafta söylenen konu tekrar edilmiş olur. Pekiyi her tasarımcının mutlak bilgiye sahip olduğunu ya da en azından ona erişmeye çalıştığı nereden bilinir? Ya da sonuç ürünler üzerinden eleştiri nasıl yapılabilir? Eğer yalnızca algı ve kavrayışlar üzerinden edindiği bilgilerle mesleğini icra ediyorsa ulaşmaya çalışması gereken bir idea’nın varlığından bile haberdar olup olmadığı sonuç ürüne bakıp anlaşılabilir mi ve bu yüzden mesleki bir yargıya sahip olunabilir mi?

Tasarım tarihinde bu durumun el ilginç örneği *form (ever) follows function   motto’sunu ortaya atan Louis Sullivan tarafından verilmiştir. Aynı fonksiyonlu, benzer bütçe ve topografik verilere sahip olduğunda birbirine benzer işler çıkmaya başlayınca yukarıda yazan evrensel formülün içine ortağı Dankmar Adler tarafından context / bağlam kavramı eklenmiş, böylece benzerliklerden kurtulunmuştur.
Tasarımcının ortaya çıkardığı sonuç, görünenler dünyasına aittir, dolayısıyla değişime ve bozulmaya tabiidir. Ancak yaptığı işin idea’sından aldığı pay kadar o idea’ya yaklaşabilir. Bu sefer başka bir problem ortaya çıkar; bu payın ölçüm kriteri nedir?

Yazının başından itibaren bahsi geçen saf bilgi’ye ulaşma problemi yüzyıllardır düşünürlerin tartışmasına sebep olmuş bir konu’dur ve bu metinde de bir sonuca bağlanacağını düşünmek fazlaca iyimser bir yaklaşım olur. Ancak hemen bu konu ile bağlantılı diğer bir konuya geçişi sağlar ki bu da yukarıda bahsi geçen tahakküm için gerekli olan erk’tir. Antik Yunanca ergon iş yapabilme gücüdür. Energia kelimesindeki erg’tir aslında. Ve bir işi yapabilmek için gereken ilk şey o işi bilmektir. Dolayısı ile bir işi yapabilmek için ihtiyaç duyulan bilgiye hükmetme kabiliyetidir erk. İhtiyaç duyduğu bilgi’ye ilk elden kendisi ulaşamasa bile o bilgiye sahip bireyleri kontrol altında tutarak bilgiye de sahip olur. Bu sahiplik biçimi aktif bir edim olmaktan çok dolaylı bir temellük halidir. Başta da bahsi geçtiği üzere algı ve muhakeme ile edinilen bilgi değişimin bilgisidir ve işin ilginci erk’e, insanın doğasındaki geçicilik gerilimi yüzünden sahip olunmak istenir. Ancak sahip olunan bilgiyle yapılan her eylem/ yapı/ sistem yine doğası gereği değişmek zorundadır ve erk, altından su alan bir tekneden kova ile su boşaltmaya çalışırcasına daha çok erk ve kalıcılık hevesiyle kontrol edilemez bir şekilde çabalar durur. Erk kavramı irdelendiğinde temelde tahakküm arzusu görülebilir ancak bu arzu tatmin edilemez, durdurulamaz çünkü bir sınırı yoktur. Tıpkı tek amacı büyümek olan ve ölmeyi unutan kanser hücreleri gibidir. İşin ilginci bu büyümeyi gerçekleştirmek adına planlar yapar.

Bilindiği üzere homo sapiens sapiens; kendi düşünmesi üzerine düşünen adam demektir ve bu bilimsel tarif konmasaydı insanın bilimsel ismi homo diu teminus cogitandi / uzun vadeli düşünebilen adam olarak konulabilirdi çünkü doğada bu kabiliyete sahip yalnızca o vardır. Ancak araçsal akıl’ı kullanarak keyfi hedeflere ulaşmak için (görece)kısa vadeli planlar yapar ve yukarıda bahsi geçen kanserli hücre gibi kendi sonunu da hazırlar. Kant’ın bir kategorik buyruk olarak söylediği gibi “hayatındaki her şeyi araç olarak değil amaç olarak düşün”düğünde yani önünde sonunda (uzun vadede) topluluğu oluşturan bireylerinin çıkarları uyuşmak zorundadır. Tasarım da bu uzun vadeli düşünebilme yeteneğinden yüklüce pay alır. Tasarlanan mekân / obje’nin fikir anından üretim anına kadar geçen zaman bir uzun sayılabilecek bir süreçtir. Bunun üzerine bir de kullanım zamanı eklendiğinde oldukça uzun bir süre eder ve fikir anından tasarımın ölüm anına kadar geçen bu uzun vadede, sürecin tamamı ön görülebiliyor olmalıdır.

Aksi halde zaten kontrol dışı durumlar gerçekleşirse sürecin tamamına hâkim olunmadığı ortaya çıkar ve bu da süreç hakkında eksik veya yanlış bilgiye sahip olunduğu anlamına gelir. Bu durumda birey o işi yapmaya yetkin/ehil değildir.
Farz edelim ki duyu organları sorunsuz çalışır ve yaşanılan dünyayı algılamada bir kusur yoktur. Beyine doğru sinyaller gider, doğru eylem için bu yeterli midir? Deneyim yoluyla elde edinilen yüzeysel bilginin taranması, sınıflandırılması ve yorumlanması gerekir. Yine farz edelim ki kimse tarafından bu sınıflandırma, tarama ve yorumlamanın neye göre yapıldığı sorulmadığı sürece bu aşamalar da sorunsuz geçildi, tüm bu süreçten sonra eyleme geçme motivasyonu olan yargı gelmek zorundadır. Ve yine tüm sürecin olabildiğince rasyonalize ederek geçildiğini ve iradenin emriyle ve aklın yoluyla bir yargıya varıldığını kabul edelim, sonunda doğru eyleme ulaşılır. Yine Adorno’nun ders notlarının arasına sıkıştırdığı gibi; doğru bilgi ve doğru eylem bir ve aynı şey değildir.(Adorno T.2012) Böyle olması için o tikel irade alanına ihtiyacımız vardır. İşte o alan tasarımcının özgürlük diye tanımladığı üzeri yapraklarla örtülü tuzağıdır. Daha önce sınıflandırılan tüm veriler yeni bir dizilimde ilişkilendirilir ve sonuç şehir/ mekân / ürün ortaya çıkar. Tabi ki tüm bu süreç için gerekli olan ilk şey energia da diyebileceğimiz o işi yapma arzusudur. Bu arzu birdenbire ortaya çıkmaz, ekonomik ve/veya siyasi erkler sistemin devamlılığı için bir sahte gereksinim saptarlar ve bu gereksinime ulaşabilmenin yolu da o konuda bilgi sahibi olan sorumluyu bulmaktır. Dolayısı ile iş bir tasarımcıya verilir, tasarımcı hayatını o işi yaparak kazandığına göre zaten, bu işi ona sağlayan erk ve benzerlerine muhtaçtır. Yukarıda bahsedildiği üzere doğasında da bir negasyon/değilleme olmadığı için sistem yararına çalışır ve araçsal akılın tahakkümünü besler. Bu yolla milyonları gaz odalarına gönderen bir erk emriyle başkası tarafından tasarlanmış arabanın tüm çalışmalarına el konulur ve kendi tasarlamış gibi yapılır. Sonra da o erk siyaset tarihinden çekilince milyonlarca mark patent cezaları ödenir[F.Porsche]. Ya da modernizmin en çığır açan mimarı bile olunsa aynı erk’le el sıkışmış daha küçük erklere yaltaklanılır[Le courbusier]. Başka bir önemli örnek olarak da; sahip olunan ideolojik yaklaşımın tam tersi erk için koskoca bir şehir tasarlanır, ancak araçsal akıl yine en önde olduğu için içinde yaşanılamayan,terk edilmiş bir uzay üssü gibi şehirdir tasarlanan [O.Niemeyer](Berman M.2012). Sayısı tasarım tarihi kadar arttırılabilecek bu örnekler göstermiştir ki, aydınlama projesi aklın kendisini bir tahakküm enstrümanı haline getirmiştir ve “iyi”yi şaşmaz bir netlikte tarif etmeye çalışırken totaliter bir karakter kazanmıştır. Araçsal akıl ile ulaşılan bu sonucu değiştirmek için Tasarımcı/birey farklı bir yaklaşım sergilemelidir. Keyfi hedeflere ulaşmak için kullanılabilecek en kestirme yolu bulmak yerine, eylemlerinin beklenilen/istenilen amaçlarını sorgulamalı ve bu yönde tözsel akıl kullanarak mesleğine yön vermelidir. Tasarım, insanoğlu’nun yaşamını sürdürebilmesi için sistemin içine tözsel akıl sayesinde sokulmuş bir düşünme ve eylem biçimidir. Ancak bu haliyle işe yarar, aksi takdirde yalnızca ideolojilerin güdümünde manipüle edilen, çoğunlukla kullanma konforunu geliştiren ve ruhsal zafiyetleri kısmen onaran araf’ta asılı kalmış hayalet bir disiplin olarak kalmaya mahkumdur.
"Tasarımın ideolojisiz bir uğraş, ya da erkten bağımsız bir uzmanlık dalı olduğu sanısı, olsa olsa erkin, ideolojiyi somutlandırdığı bir uygulamadır. Bu yanılsamanın aşılmasıyla, neyin nasıl, ne derecede ve ne/kim için tasarlanıp planlandığı sorusu da açıklığa kavuşma yoluna girebilir.”(Teymur N.1998)
İşin en ironik yanı, var olmak için erk’e muhtaç olan Tasarım’ın da erk içermesidir. Boş bir kağıda nokta koymak ve çizgi çizmek bile bir tahakküm ifadesidir. Ancak önemli olan kalemi tutan el değil, çizginin kimin için çekildiğidir.

Bu metin ; 24 Kasım 2013 günü Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin Organize ettiği "Sanat, Tasarım ve manipülasyon" sempozyumunda sunulmuştur. 

KAYNAKÇA
ARTUN N./OJALVO R.     ; ARZU MİMARLIĞI, İletişim YayınEvi, İstanbul-Türkiye,2012
ABRAMSON J.                   ; MİNERVA’NIN BAYKUŞU, Dipnot Yayınevi, İstanbul-Türkiye,2013
ADORNO T.                        ; AHLAK FELSEFESİNİN SORUNLARI, Metis Yayınevi, İstanbul,2012
BERMAN M.                      ;KATIOLAN HERŞEY BUHARLAŞIYOR,iletişim yayınevi,İstanbul,2012
MORİN E.                            ;YİTİK PARADİGMA, İş bankası kültür yayınları, İstanbul,2010
DOKUZ EYLÜL ÜNİ. SEMPOZYUM; İDELOJİ,ERK VE MİMARLIK,İzmir,1996

AKAY A.                              ;DELEUZE VE PSİKANALİZ,www.vimeo.com/26670436, 06.06.2011.