12 Ağustos 2012 Pazar

TASARIM ve HİPOTEZ

Tasarım ve hipotez
                                          
Tasarım etimolojik olarak anlam kazandıgı zamanlardan itibaren eğitim ve uygulamada hangi disipline dahil edilecegi hep tartışılagelmistir. Verilen eğitim ekollere gore değişse bile alt yapı bileşenleri mühendislikle sanat arasında bir skalada listelendirilmistir. Sonuç ürün sanata yakın konumlandırıldıkça korkakca bir dokunulmazlık kazanmış ve neredeyse bütün eleştiri kanalları kapanmıştır. Böylece çevremiz talep edilmeden arz edilen sanatımsı ürünlerle doldurulmuştur. Gerçekte sanatın özgünlük karakteri toplumda ayrıcalıklı yer almasına sebep olur ve tasarımcı bu özgünlük şartını kullanarak sanatın ayrıcalığına sahip olmak ister, çünkü pazarın rekabetçi ortamında bu durumun bir avantaj olacağını bilir. Özgünlük kelimesi; köken itibariyle yunanca bir kelime olan poesis‘e dek uzanır; bu kelimeyi de Platon ve diğerleri daha önce hiç bir şeyin olmadığı yerdeki bir şey anlamında kullandılar. Oysa Lucretius’un da dediği gibi hiçlikten sadece hiçlik doğar,yani tasarım diliyle söylersek herşey redesign’dır.

Tasarıma yukarıda bahsedilenin tersine bir yaklaşım geliştirerek bakabilirsek ve matematik ve fizik gibi bir bilim dalı olarak kabul edersek, o zaman arza sunulan bütün ürünler bir anda hipotez tarifi kapsamına girerler. Eddington’un bilim tarifini ödünç alırsak “ bilim, deneyim gerçeklerine bir düzen verme çabasıdır”, dolayısıyla ürünler de, saptanmış bir probleme geçici çözümler haline gelirler. Tasarım ve hipotez, eldeki verilerin gerçeklerine bir öneri olarak deney ve gözlemlere açık olacaktır. Çürütülebilir, eklemelerle geliştirilbilir,en önemlisi eleştirilebilirdir. Bu yaklaşım tam da İmmanuel Kant’ın 250 yıl önce söylediği gibi”aklını kullanma cesareti göster”mektir.

Benzer bir durumla ilgili bir araştırma  2005’de WALLSTREET JOURNAL dergisinde bir makalede sunulmuştur. Jane Spencer’ın yazdığı Lessons from brain-damaged investor adlı makalede, isminden de anlaşılacağı üzere travma sonucunda beynin bazı dokuları zarar görmüş yatırımcıların başarı oranının bu deneyimi yaşamamış olanlara göre çok daha yüksek olduğu saptanmıştır. Gelişmiş tıbbi teşhis yöntemleriyle yapılan araştırmaların sonucunda beyni hasar görmüş yatırımcıların özellikle korku, empati gibi duygulardan arınmış bir şekilde işlerini yaptıklarını, dolayısıyla diğerlerinde engel haline gelen özelliklerden sıyrılmış olarak mesleklerinde daha kolay başarıya ulaştıkları gözlenmiş. Hatta bu araştırmalar sonucunda bir bilim dalı bile ortaya çıkmış ve adına neuroeconomics  denmiş.

Aynı şekilde praxis’de kendisine engel olabilecek duyguları çıkartabilmek tasarımcılar için de geçerli olabilseydi ne olurdu diye düşündüğümüzde, yazının başında yer alan, eleştirilmekten ürktüğü için sanata yaslanan tasarım ürünler yerine, rasyonel çözümlere doğrudan ulaşılabilirdi diye düşünmek gayet mümkün. Burada bahsedilen, tasarımcının duygularını alıp geriye ne kalıyor görmek ya da bir tasarım robotu oluşturmak değil, tam tersi satış kaygısıyla sadece sahte duyguları manipüle eden bir meslek adamının istemese bile etik bir eylemde bulunması için yapılacak bir deney. Duygular aslında hala yerinde duracak, hatta eyleme başlamadan önce insanlık adına yapılacak eylemin niyeti için gayet samimi bir duyguya ihtiyaç var. Duygusal sadeliği geliştirmek ve o yolla endüstriyel sadeliğe ulaşmak bu hayal mahsulü deneyin amacı olacaktır. Aksi halde tüm duyguları elinden alınmış tasarımcı Cubrick’in clockwork orange filmindeki Alex karakterine dönecektir. Yani elinden suç işleme kabiliyeti alınmış ve insani özelliklerini yitirmiş bir karaktere dönecek ve doğallığını yitirecetir.

Ne yapılması gerektiğine karar verilemeyen durumlarda Occam’ın usturasını kullanmak ve en sade çözümü seçmek çoğunlukla faydalıdır. Bu durumda en basit çözüm insan hayatıyla doğrudan bağlantılı başka bir disiplin araştırmak, o disiplinin tariflerine bakmak olacaktır. Örneğin Tıp bilimi her geçen gün yapılan araştırma ve deneylerle ilerleme kaydeden bir disiplindir. Yeni hipotezler üretilir, eleştirilir, yepyeni bir hipoyezle eskisi çürütülür ve böylece gelişim sağlanır.
Bu bilimin kurucusu sayılan hippokrates’in iki temel düsturu :
·        Primum non nocere; asla zarar verme (mevcuttan daha kötü hale getirme)
·        Utılıs esse; yararlı ol

dur ve aynı düsturları doğrudan tasarıma taşımak mümkündür. Bir probleme önerilecek çözüm asla daha öncekinden zayıf veya muadil olmamalıdır ve mümkünse içerdiği yenilikle kullanımda, malzemede, maliyette bir avantaj sağlamalıdır. Böylece tasarım da bilim statüsünde ereksel ve rasyonel bir faaliyet haline gelir. Hipotez ürünler tartışılabilir ve eleştirilebilir olur, dolayısıyla gelişime açılır. Birbirinin kopyası ürünlerin ortaya çıkması bu yolla engellenebilir.

Bütün bu farazi akıl yürütmelerin tek sebebi tasarımın mevcut merkezi kaydırmak ve rasyonaliteye getirmek çabasından kaynaklanıyor. Tasarım insanoğlunun zekasının gücüdür ve güç sorumluluk getirir. İnsanlığa karşı işlenen en büyük suçlar, aklın hakimiyeti, daha iyi bir düzen ve daha çok mutluluk adına işlenmiştir. Sonuç olarak hiçbir eylem, o eylemin başkaları açısından yaratacağı kısa ve uzun vadeleri olası tüm sonuçları hesaba katılmaksızın değerlendirilmemelidir. Animal Laboren’in “nasıl”ı yerine homo faber’in “neden” sorusu mesleki düstur haline geldikçe yazının konusu olan deneyin sonuçlarına yaklaşmak mümkün olacaktır.

17 Mayıs 2012 Perşembe

AVANGARD RUHU VE SAHTE EPİFANİLER( VE BELKİ MİTOMANİ )

Bu ay espas yayınlarından GRAFİK TASARIM KURAMI isimli bir kitap yayınlandı. Helen Armstrong’ın derlemesini yaptığı kitapta Marinetti’den günümüze tasarım teorisyenlerinin önemli makale ve bildirileri yer alıyor. Meslek eğitimi alan tasarımcıların tarih derslerinden aşina olduğu isimlerin mesleklerine ne kadar samimice bağlandıklarını ve dünyayı değiştirmek, daha yaşanılır hale getirmek için nasıl canla başla didindiklerini tekrar hatırlamak amacıyla okumaları gerekir bu kitabı. Sonra o avangard ruhu düşünmeleri ve hissetmeleri gerekir.

Etimolojik bakımdan “öncü birlik ” anlamına gelen Fransızca bir kelimedir avangard. Yani doğası gereği kendilerinden vazgeçilebilir bir grup maceracı. Kaybedecek bir şeyleri olmadığı için sınırın ötesine geçmekte tereddüt etmeyen, yitirilenlerin yerine yenilerinin takviye edildiği bir grup. Sistemin hiçbir bağlayıcısıyla ilişkisi olmayan, gönüllü olarak her türlü erk’ten bağımsız bir eylemci ruhudur avangard. Antropolog Edgar Molin’e göre insan oluş devrimini başlatanlar da bu gruptur (heimatloslar, dışlanmışlar, maceracılar, başkaldıranlar). Avangard, merkezdeki yerleşimcilerin uzlaşımcı kuruntularından ve erk bağımlılığından da özgürdür. Merkezdekilerin görevi avangard’ın keşfettiklerini, denediklerini, sistemle uzlaştırmak ve mübadele değeri olan bir meta haline getirmektir. Hayatları pahasına sınırları aşanların elde ettikleri başarıları kullanan arabulucu entelektüellere en iyi örneklerden biri 1920’lerde Amerikalı reklam yöneticisi Earnest Elmo Calkins’tir. Calkins, dönemin tasarımcıları kendi masraflarıyla yeni fikirlerin sınırlarını zorlarken tamamen orijinal bir şey üretmenin zaman ve para kaybı olduğunu öne sürmüştür. Ticari sanatçı ve tasarımcılara modern sanatın fazlalıklarını törpüleyip süsleyerek tüketici sınıfın hazmedebileceği hale getirmelerini emrederek satışlarını arttırmıştır. Aynı şekilde kendi döneminin yıldız tasarımcısı olan Raymond Loewy’in MAYA (Most Advanced Yet Acceptable/ en gelişmiş ancak hala kabul edilebilir) formülü de aynı zihniyetin bir ürünüdür. Günümüzde özellikle tarihin talan edilmesiyle devam eden bu akım ticari atık kültürünün en güzide örneklerini vermektedir.
Modernizm temelde bir ütopyacı projedir. Ütopyalar özünde üç türlü bakış içerir; birinci bakış açısına göre ütopya tam olarak gerçekleşemezse bile ona bir şekilde yaklaşmak olanaklıdır, ikinci açıya göre yaklaşmak olanaksızdır ancak günlük hayat için standartlar sağlar, üçüncü açıya göre ise ütopyalar gerçekdışı ideallerdir. İşte avangard ruh tam da bu gerçekdışılığı gerçeğe çevirmeye çalışır. Anatole France’in dediği gibi “ütopya ilerlemenin temel ilkesidir”.  Modernizm’in iddia edilen başarısızlığından sonra avangard ruh ortadan tamamen kaybolunca artık insanlık topyekün kurtarılması gereken bir kitle olmaktan çıkmıştır. Bütün planlar ve tasarımlar hedef kitle denilen seçilmiş zümreler için yapılmaya başlanır. Artık sınırı geçen avangard’ların gerçek öyküleri yerine o maceralara atılmaya cesareti olmayanların uydurdukları kulaktan dolma ve sahte öyküleri gelir. Eksik kalan yerleri kendileri doldurmaya çalışırlar ancak yamama oldukları belli olur. Çünkü her tasarımcı biraz mitoman’dır, bir büyük öykünün parçası olmak ister, olamadığında da kendisi yaşamadığı öyküsünü uydurur. Avangard’lar gibi bağımsız olmadıkları ve hatta tam tersi her eylemlerinde Erk’e bağımlı olduklarından her türlü risk’ten kaçınır ve güvenli sularda seyrederler. İşin ilginci kendilerini de sistemin en parlak yıldızları ilan ederler. Olympos’taki tanrıların yeryüzüne inerek görünmelerini tarif eden epifani’ler gibi dolaşan bu sahte yıldızlar bize sunulan oyunun başoyuncuları olduklarını iddia ederler. Örneğin 2008’de Bloomberg Business dergisine verdiği röportajda Philiphe Starck son yıldız tasarımcının kendisi olduğu söylemiş ve artık tasarıma demokrasinin geleceğini(?) ilan etmiştir. Karim Rashid’in “kendinizi tasarlayın” adlı kitabı, “yaşamınızı tasarlayın” başlığıyla Martha Stewart’ın yeni dergisi “blueprint” le yanyana satışa sunulması da trajikomik bir örnektir. Bu yaklaşım sayesinde yaşam alanlarımız işlevsiz süs objeleriyle ve onların zombileriyle dolmaktadır. Çünkü bu moda ürünleri tasarlayanların, ürünün anlam ömrü dolunca nasıl ortadan kaldırılacağına dair bir tasarrufları yoktur.
Yukarıda adı geçen kitapta yer alan kuramcı Paul Rand “ iyi tasarım nostaljiye veya trendlere bağlı değildir. İyi tasarımın tek gerçek ölçütü, onun içkin değeridir ” demiştir. Bu alıntıda geçen “iyi tasarım” tanımı, ilk defa Modern Sanat Müzesinin “ on dolar altında kullanışlı eşyalar” sergisi açtığı 1940’larda kullanıma girmiştir. Dikkat edilmesi gereken tanımlar yukarıdaki başlıkta durmaktadır, “ on doların altında” yani düşük maliyetli ve herkesin kullanımına açık, “ kullanışlı” yani bir işlevi olan, amaca yönelik ürün iyi tasarım kavramıyla ele alınmıştır. Sorulması gereken soru kendini yıldız tasarımcı ilan edenlerin bu tanıma uygun hiç ürün tasarlayıp tasarlamadıklarıdır…
Evet onlar kendilerini bu oyunun önemli oyuncuları gibi görmektedirler, oysa hiçbir oyuncu hiçbir zaman oyununun kendisinden büyük olamaz, kuramcının kuramından daha büyük, kuramın dünyanın kendisinden daha büyük olamayacağı gibi…    


* Bu yazı Tasarım gazetesinin 2012 Mayıs ayında yayınlanmıştır. 

16 Ocak 2012 Pazartesi

ŞEHRİN MÜLKSÜZLERİ

İnsanoğlunun yerleşik düzene geçtiği ilk günden beri sistemle uyum sağlayamayan veya bunu tercih etmeyenler olmuştur.Hatta antik Yunan’da Platon (üretime ve tabi ki yüksek verimli tüketime katkısı bulunmayan)  bu tür insanların toplanıp bir adaya götürülerek toplumdan tecrit edilmeleri gerektiğini bile savunmuştur.Zaman içinde batı kültürü bu tür insanları dışlarken ve bu grubu potansiyel suçlu olarak yaftalarken doğu kültürlerinde tam tersi bir yaklaşımla imaretlerde ve aşevlerinde yemek sağlanır ve yaşamlarını sürdürmelerinde yardımcı olunur(du). Ortaçağ ve sonrasının Avrupa kenti ise kendi “mülksüzler’inden kurtulmak isteyen bir kentti, beslenecek ekstra boğazlara tahammül etmemişti. Klasik Osmanlı sistemi  ise tam aksine, Antik Roma’dakine benzer biçimde, onları barındırıp beslerdi. Özellikle en büyük ve en kalabalık kent olan İstanbul’da devasa boyutlarda olduğunu tahmin ettiğimiz bir “artık nüfus” görünürde hayır sahipleri, gerçekteyse kamu kaynakları aracılığıyla düpedüz “iaşe ve ibate” edilir.
Osmanlı’nın klasik dönem metropollerinde “hücre” (çoğulu “hücerat”) tipi konutlarda çok geniş bir kentli mülksüz kitlenin barındığını görüyoruz. Öyle ki, Edirne’de bu tür bazı odalarda barınanların vergiden muaf (“avarızdan ve tekalif-i örfiyeden muaf”) oldukları da görülüyor (Tanyeli, 1996; 67).
Vergi bile veremeyecek düzeyde bir gelir durumuyla hayata tutunan, Latince’de proles (zürriyet) ve proletarius (zürriyetinden gayrı bir şeyi olmayan) adıyla anılan bu grup üretimden özgürdü  ancak bu özgürlüğün bedelini tecrit edilerek ve dışlanarak öderlerdi.
Günümüzde gelişmiş ülkelerin büyük şehirlerinde bile görülebilen Paul Virilio’nun dromoman’i de sayılabilecek bu mülksüz kitle , minimal koşullarda yaşamakta daha doğrusu varoluş mücadelesi vermektedir.Özellikle küreselleşen dünyada daha da acımasız hale gelen kapitalizm bu kurbanlarını tam olarak ta öğütememekte,sanki diğer gruplara ibret-i alem olması adına göz önünde tutmakta ve bu durumla tehdit etmektedir.
Bu durumdan sadece  sisteme uymayan insanlar değil, aynı zamanda yaşam alanları yine yine aynı tehdit tarafından gaspedilen hayvanlar da etkilenmişlerdir. Yaşam hakları farklı bir çok senaryo ile gaspedilip yok sayılmaktadır.
Oysa çok ta eski sayılmayacak geçmiş zamanlarda tam tersine bu tür şehir mülksüzleri sahiplenilir, yaşamlarının kolaylaştırılması adına yardımlarda bulunulur, yaşam düzenine mümkün olduğunca dokunulmamaya  çalışılırdı.      
Evlerin veya kamu yapılarının bir köşesine kuşevi yapılır, diğer sokak hayvanları da ihmal edilmezlerdi.
Bu bilgiler ışığında  Yaşanılabilir kentsel projesi kavramı içinde bu dışlanmış grubun şehrin yaşama katılmaları sağlanmalı ve bu amaçla tasarımlar yapılmalıdır. Şehrin mülksüzlerinin en azından temel yaşam ihtiyaçlarının karşılanması veya yaşam mücadeleleri kolaylaştırılması için temizliği, taşınması ve üretilmesi kolay barınaklar ve kolay bulunabilir temiz su kaynakları sağlanmalıdır.
Bu projenin günlük hayata aktif olarak geçirilebilmesi için önerimiz ; konuyla ilgilenen her tasarımcının bir ücret  ve karşılık beklemeden bu işi mesleğinin ve insanlığa olan borcunun bir ifadesi olarak düşünüp tasarımlar yapması, daha önceden oluşturulmuş olan bir web sitesinde bu tasarımların bir havuz içerisinde toplanmasıdır. Bu şekilde toplanan tasarımlar , sponsor bulunduğunda veya yerel yönetimler konuyla ilgilenip bir uygulama yapmak istediklerinde önlerinde olacak,  hangi ürünün kime ait olduğunu bilmeden bütçelerine ve hedeflerine uygun ürünü seçip uygulayabilecekler. Bu siteye sadece izinli kurum ve kuruluşlar erişebilecekler, özel kurumların ulaşması için bir abone bedeli ödenecektir. Bu bedelle de sitenin genel giderleri karşılandıktan sonra yine havuzdaki  projelerden bir kısmına kendi de sponsorluk yapabilecektir. Sistemin beklenen verimde çalışması  durumunda proje uluslararası hale getirilebilir.             
Olası sıkıntılar :
1.      Tasarımcıların katılımı : 
                                                                                                                                                 Gönüllü katılım beklenenden az olabilir. Web sitesi ve misyonu yeterli miktarda duyurulamazsa tasarımcı katılımı düşük olacaktır. Duyurular tam olarak yapıldığı halde katılım düşük olabilir. Bu yüzden de tasarım eğitimi verilen okullarla koordine bir şekilde çalışarak  proje dönem konusu olarak öğrenciler çalıştırılabilir. Eskiz sınavlarında çözülmesi gereken bir problem olarak verilebilir. Gerçekte her tasarımcı iş gücünün %5’ ini bu projeye harcasa hatta boş vakitlerde konuyla ilgili karalama eskiz bile yapsa havuzda bir çok prıje birikecektir.
2.      Yerel yönetimlerin uyarılması :  
                                                                                                                                         Günümüzde şehirler ve yönetimleri kendilerini bir ticari kuruluşmuş gibi algılamakta ve kendi aralarında rekabet etmektedirler. Bu projeye destek verecek yönetimlerin kendi marka değerlerine bir katma değer katacakları kendilerine doğru ve yeterli miktarda aktarılabilirse konuya ilgi duyacaklardır.
3.      Özel kuruluşlar: 
                                                                                                                                                      Aynı yerel yönetimler gibi sosyal sorumluluk kampanyalarında bile rekabet içinde oldukları firmalardan farklılaşacaklarına ikna edilebilirlerse konuya sponsor olmaları kolaylaşacaktır.
4.      Proje detaylandırılıp demo projelerle ve görsellerle destekleklenip bir dosya oluşturulduğunda Avrupa birliği fonları için başvurulabilir veya birleşmiş milletlerin alt kurumları ile iletişime geçip gerekli destek aranabilir.   
.Amaç bu bireysel çabaların birleşerek daha etkili hale gelmesini sağlamak ve bunu da daha önce sahip olduğumuz ve zamanla unuttuğumuz değerlerimize dönerek sağlamaktır.Bu konuda bir ilk olmak şehrimizin hakettiği itibarı destekleyecektir.

Bu yazı Şubat 2011'de Tasarım Gazetesinde yayınlanmıştır. 

TASARIM ve LOBOTOMİ

Bir süredir periodik olarak yapılan Tasarım haftası,  şirketlerin tasarımla ilişkili kurumları, ilk defa yapılacak bir bienal ve buna bağlı daha küçük ölçekli organizasyonlar, hatta yakın gelecekte bir çok ünlü tasarımcının katılımıyla yapılacak olan konferansların amacı İstanbul’u Avrasya, Orta Doğu ve Doğu Avrupa’da bir tasarım merkezi haline getirmektir. Bu konferanslarda yeni nesil tasarımcılar, Tasarımla doğrudan ya da dolaylı bağlantılı disiplinlerde ünlenmiş kişilerin mesleki yaklaşımlarını dinlerler. Kişinin gerekli olgunluk seviyesi için kendine yapması gereken kültürel yatırım ve birikim, yarım saatte anlatılabilir bir iş deneyimine dönüşür ve yeni nesil tasarımcılardan bir kısmı bu özet anlatılardan kendilerine bir sonuç çıkarıp, bunu da bir yol olarak seçerler. Emek ve süre gerektiren çalışma yerine, hap olarak sunulabilen bir iki uçucu fikri mesleklerinin temel düsturları haline getirmeye çalışırlar. Çünkü kişinin kendini uzun vadeli bir yaşam projesi olarak görüp buna göre kendine kültürel yatırım yapması maalesef demode bir fikir haline gelmiştir.
Benzer Tasarım etkinlikleri yurtdışında da yapılmaktadır. Sosyalleşme amaçlı olanlar haricinde bu konferanslar genellikle dünya üzerinde yerel veya küresel bir problemin çözülmesine yöneliktir. Bu tür konferanslarda önerilen çözümleri dinlemek, yapılan araştırmaları izlemek bir tasarımcının mesleki yaklaşımını irdelemekten çok daha önemlidir.
Cehalet erdemdir” düsturuyla yola çıkan bir grup yeni nesil tasarımcıya göre, entelektüel kapasitenin, okuma, bilgilenme ve biriktirme yoluyla artırımı sadece mutsuzluğa yol açar. Bu durumun yerine, gönüllü cehalet, bilgiye bağlı mutsuzluğun bünyeye sızmasını engeller.
Ancak tasarım yıkıcı yapıcı bir eylem dizisidir. Herhangi bir tasarım için öncelikle sahip olunan bilgi dahilindeki kavram, fonksiyon ve formlar zihinde parçalanır ve başka yapılar halinde tekrar birleştirilir ve bu kombine eylem için tasarımcı bireyin yalnızca mesleki bir zihinsel kütüphanesi olması yetmez. Özellikle kavramlardan bahsedildiğinde tasarımcı kendi tasarladığı objenin de içinde yer aldığı bir dünya kurar. Bu anlamda aslında her obje ait olduğu ütopyanın bir parçasıdır ve tasarımcı bu ütopyanın mecazi kurucusudur. Bu yüzden en azından mevcut ideal yaşam teorilerinden haberdar olmalıdır.
Bilgi’den gönüllü vazgeçiş bir çeşit lobotomi gibidir. Zihinsel melekelerde ulaşılabilecek potansiyel  (görece) hedefler bilinir ancak taammüden o hedeflerden mutluluk adına uzak durulur. Bu eylem kişinin mutluluk için zihinsel melekelerinden vazgeçmek adına beynini aldırmasına benzer. Temelde amaç; rasyonel veya sezgisel olsun seçme özgürlüğünün getirdiği sorumluluk ve yükten kaçmaktır. Çünkü seçim yapmak, eylemi doğurur ve bu eylem her zaman haz getirmeyebilir. Ancak zihinsel melekeler bir anda ortadan kalkarsa büyük ihtimalle seçim bile yapmanız gerekmeyecektir.Tasarım ve Erk’in ilişkisi de bu gönüllü lobotomi ile ters orantılıdır. Seçim hakkını başkasına verdikçe Erk’e bağlanılır ve lobotomi süreklilik kazanır.
Bir kutsal metinde yazdığı gibi “ Bilgi arttıran dert arttırır, çok hikmette çok keder vardır” ancak bu durum Sisiphos’un kaderidir. Camus’nun kahramanı bir kaya parçasını dağın zirvesine yuvarlayarak taşır ancak Tanrılar her seferinde kaya’nın aşağıya düşmesini sağlarlar ve sonsuza kadar bu şekilde devam eder. Ancak Sisiphos kaderinden memnundur, hatta Tanrılar kendisine daha pürüzsüz bir kaya önerdiklerinde onları reddeder çünkü bu kaya o’nun kayasıdır. Bu mücadele ve meydan okuma hayatının amacı ve anlamıdır ve bu yüzden mutludur Sisiphos.
Yukarıda verilen örneğin aksi durumunda bu gönüllü lobotomi, sonunda engellenemeyen bir demans durumuna girilmesine neden olur ki artık istense de geri dönülemeyecek bir noktaya gelinmiştir. Bütün bunlar “bilgi’nin” vereceği acı’dan uzaklaşmak pahasına başa gelmiştir. Mutluluğun devamı için bilinçli vazgeçiş, bilincin yitirilmesine sebep olur. Ancak hayatın amacı da anlamı da mutlulukta aranmaz çünkü aranmadığında bulunabilen bir kavramdır ve sadece bilinçli seçimlerin bir katma değeridir. Sabit bir durum değildir ve öyle olmaması da değerini arttırır.
Bütün bu bilgilerin ışığında yeni nesil tasarımcılara yapılacak son hatırlatma, gereken bilgi ve erdeme ulaşmak için tasarımcı/birey’in elinden geleni yapmak zorunda olduğudur. Doğrudan insanla ve onun hayatıyla ilgilenen bir meslekte gönüllü cehalete yer yoktur.

14 Ocak 2012 Cumartesi

TASARIM ve MİSOFOBİ

Aralık ayının ilk haftasında ev sahipliğini Mimar Sinan Üniversitesinin üstlendiği bir sempozyum yapıldı. Endüstride/ Tasarımda/ Eğitimde 40.yıl konulu sempozyumda 39 bildiri yazılı olarak sunuldu. Ayrıca bunların büyük bir kısmı da sözlü sunuma davet edildi.  Kendine bu disiplinin farklı konularını dert edinmiş meslek adamları tasarımla ilgili sıkıntılarını paylaştılar. Tabi bu sıkıntı ve konularda üst başlıklar geniş tutulunca çok çeşitli konuların bulunduğu bir sempozyum yayını ortaya çıktı. Hepsi  tek tek bir ana başlık olabilecek tasarım tarihi, yöntemi, uygulama deneyimleri, kuram, hukuk ve hatta sosyo-kültürel tüketici davranış modelleri bile birer alt başlık olarak kitapta yer aldılar. Üç günlük bir süre içinde bütün bu alt başlıklar sunumlarını tamamlayınca bilimsel bir sunumdan daha çok herkesin  içini döküp rahatladığı bir mecra ve kürsü haline gelmiş oldu. Bu durumun ilk akıla gelen sebebi bu tür sempozyumların ülkemizde gerekenden az yapılması ve daha odaklı konular yerine TASARIM üst başlığını kapsayan her alt bileşenin nezaketen kabul edilmesi diye düşünülebilir.
 Tasarım gazetesinde yayınlanmış önceki yazılardan birinde de tarafımdan bahsedildiği üzere tasarımcı’nın ortaya çıkardığı her ürün, kavram veya hizmet aslında o tasarımcının ütopyasının bir parçasıdır ve o ortaya çıkan şeylerin bütünü an sich olarak o ütopyayı bütünler. Bu durum bir anlatıcının öykü anlatması gibidir. O sırada anlatılan öykü, anlatıcı ile dinleyicinin müşterek kabul ettiği bir ütopik bir evrendir ve öykü anlatılırken hem anlatıcıyı hem de dinleyiciyi var eder. Ürün de aynı kaderi paylaşır, tasarlanırken tasarımcıyı var ederken, kullanırken de kullanıcıyı var eder. Çünkü ürünlerin her biri o ütopyaya ulaşma çabasıyla ya mevcut zaman algısıyla ilgili bir problemi çözer ( çoğunlukla geçici olarak yavaşlatır, durdurur ya da hızlandırır ) ya mekanla ilgili bir sıkıntıyı giderir, ya da mekan ve zamana sıkışmış benliği özgür bırakır. Yukarıda bahsi geçen sempozyum metinlerinde işte mesleğe dair bu soyutlamalar ve kişisel ütopyalar yer aldı. Yaşamı aralıksız bir akışkana benzettiğimizde ( Heraklitos) hiçbir şeyin sabit kalamayacağını idrak ederiz ve ne kadar istesek de değişimin olduğu yerde değişmeyen evrensel değerlerin veya normatif kuralların varlığı abes hale gelir. Bu durumda zamanın ruhunu fark edip ona göre yaklaşım geliştirmek tasarımcı / eğitimci için zorunlu bir görevdir. Ne kendisinin ne de yeni jenerasyon tasarımcıların patinaj yapmaması, içinde bulundukları zaman dilimine göre davranış geliştirilebilmeleri için bu tür kavramsal revizyonlar gereklidir. Değişen zamanla birlikte Tasarımcı’nın da toplumdaki rolünü fark etmek çok önemlidir.    
Şöyle ki; İnsanlık tarihinin başından itibaren toplum, kontrol edilmesi, gözlenmesi ve yönlendirilmesi gereken bir kitle olarak algılanmıştır ve insanlık tarihi kadar eski olan politik teorilerle bu kontrolün yolları aranmıştır. Aydınlanma çağına kadar teist destekli rejimlerle kalıba alınan toplumları endüstri devrimi ile birlikte kontrol etmek zorlaşmış ve yeni yaklaşımlar geliştirmek zorunda kalınmıştır. Endüstrinin gelişimi toplumların içindeki sınıfların tanımlarını değiştirmiş, üretim miktarlarının artışıyla birlikte toplumlar tüketicilere dönüşmüştür. İşte bu dönemlerde toplulukları kontrol etme işi bir bilimsel faaliyet alanı olarak tanımlanmış, toplum mühendisliği teorileri böylece geliştirilmeye başlanmıştır. Multidisipliner bir grup olan toplum mühendisleri, kitlelerin duygu ve tepkilerini, istek, sevgi ve tutumlarını yönlendirmek gibi yetileri içeren bir işi gerçekleştirirler. Özellikle 2.Dünya savaşından sonra gittikçe artan rolüyle tasarım kavramı ve tasarımcı da bu multidisipliner grubun önemli bir üyesi olmuştur.
Neyin doğru, neyin iyi ve neyin güzel olduğu sorularını yanıtlamak üzere 3000 yıllık bir geleneğin deforme edilmiş normatif değerleri toplumlara dikte ettirilir. Bu şekilde estetize edilmiş hayatlarımızın yönetilmesi için – kendi varoluş amacından saptırılmış olan- tasarım kavramı önemli bir enstrüman olarak kullanılmaktadır. 
Böyle bir zaman diliminde Tasarımcı/ eğitimcinin üzerine düşen misofobik bir davranış göstermek ve tasarımın daha fazla kirlenmesini engellemeye çalışmaktır. Ancak bu şekilde yaşamın sürdürülebilirliği tasarımcı’nın farkındalığıyla devamlılık kazanacaktır.

TASARIM ve KUSURLULUK

Türkiye’de ilk defa bir yapılacak bir etkinlik gelenekselleştirilmeye çalışılıyor. Özel bir şirket, bir vakıf üniversitesi ve o üniversitenin bir sertifika programı yönetiminin katılımıyla Türkiye’de eksikliği saptanan bir etkinlik olacak bu. Bienalin konusu da kusurluluk olarak seçilmiş. Tasarımda kusurluluk. Seçimi yapan küratör Yugoslav kökenli İngiliz bir ailenin çocuğu. Doğrusu ana dili Sırpça mı İngilizce mi bilmiyorum ancak bu ünlü küratörün düşünce dili de İngilizce ise konunun seçimini yaparken nasıl bir diyalektikle sonuca gittiğini bilmek isterdim açıkçası. Çünkü İmperfection kelimesi aslında perfection kelimesinin im ön eki alarak olumsuzlanmasıyla oluşmuş bir halidir. Bu durumda Türkçeye de kusursuzluksuzluk olarak çevrilebilir. Ancak Türkçe de böyle bir kavram yer almaz.
Tasarım ve kusur kavramları yan yana zor gelir gibi duruyor ancak alt alta gelebilir. Öncelikle ortada  kusur olarak algılanabilecek bir durum söz konusu olacak ki tasarım yoluyla bu durum bertaraf edilebilsin. Konuya iki farklı açıdan bakmak mümkün. Var olan durumu bir kusurluluk olarak algılayabiliriz ve ki bu durum asla tamlığa ulaşamama halidir. Bu tam’lığın tartışıldığı dünya’da kusurluluk aslında şimdi, şu anda doğa’nın en hakiki parçası olmaktır çünkü zaman evrimin lehine işler. Bu durum da kusurluluk zaten evrim’in ön koşulu ve motividir. Ereksel düşünen filozoflara göre doğa mükemmele ulaşmak ister, bu sebeple ideal gen kombinasyonları yapmaya çalışır. Güçsüzler elenir, güçlüler kazanır. Öte yandan bu durum bütün yaşam sisteminin işleyişinde ön koşuldur. Bu durumda ilk anda kusurluluk olarak algıladığımız şey aslında kusursuz bir sistemin yürümesi için gerekli bir diagnoztur. Fakat herhangi bir  doğa koşulunda avantaj olan bir durum, bir başka koşulda dezavantaj haline dönüşebilir. Aynı durum tasarım için de söz konusudur aslında.  Tam bu noktada Romalı düşünür, şair Lucretius’tan bir referans alarak konuya devam etmek işe yarayabilir. Lucretius’a göre hiçten hiçbir şey çıkmaz, yani insanoğlunun tasarıma başvurduğu ilk andan itibaren ( 2.5 milyon yıl önce Afrika’nın Omo vadisinde) doğanın kendisine doğuştan vermediği  aparatları temin etmek için yine doğayı kullanmıştır ve tek referansı da yine doğanın kendisidir. Bu durum için akla gelen en yakın tarihli örnek NASA’nın astronot giysilerinde kullanmak için tasarladığı ve günlük hayatımızın her yerine sızan velcro. NASA kesintisiz izolasyon sağlayabilecek ancak istendiğinde kolaylıkla açılıp kapanabilecek giysiler için velcro’yu tasarlamadan önce doğadan çok iyi bildiğimiz tanıdığımız bir bitki olan pıtrak otunu fark etmiş ve bu fikri giysilere adapte etmiştir.   Bu şekilde insanoğlunu tasarladığı her şey aslında bir re-design sayılabilir ve kaynağımız ne kadar kusurluysa/ kusursuzsa bizim tasarladığımız ve kullandığımız objeler de o kadar kusurlu/ kusursuzdur. Tabi bu noktada devreye tasarlayanın yetkinliği konusu girer. Prof.Dr.İlhan Tekeli’nin Tasarım, Mimarlık, Mimarlar kitabında sorduğu gibi bir tasarımcının işini yapması için gerekli yetkinliği, aldığı diploma sağlar mı? Ancak ideali düşünüp tasarımı meslek olarak kabul etmiş herkesin bu yetkinliğe sahip olduğunu varsayıyoruz. O halde diyebiliriz ki bir obje/ ürün tasarımcısı tarafından ön görüldüğü süre içinde, ön görüldüğü malzeme,biçim ve fonksiyoda işini görecek ve ona biçilen ömür sona erdiğinde de kullanımdan en az zararla kalkacaktır. Burada dikkate almamız gereken tek şey doğanın kendi ürünlerinin ömürleri bittiğinde kendine zararlı bir hale gelmemesini örnek almamız gerekliliğidir. Doğa kadar ekonomik ve ekolojik olduğumuz zaman doğa kadar kusurlu/ kusursuz ürünler tasarlıyor ve üretiyor olacağız. Bu durumda yapmamız gereken ana referansımızdan uzaklaşmamak ve yaptığımız tüm seçim ve eylemlerde ilk önce onu düşünmek olmalıdır.

Tasarım Gazetesinde Eylül 2011'de yayınlanmıştır

TASARIMIN BİLİNÇDIŞI TARİHİ

Tasarım kavramını kökenini araştırmaya başladığımızda, aklımıza bu kavramın içgüdüsel bir hayatta kalma(survive) çabasından kaynaklanabileceği geliyor. Maslow’un gereksinimler hiyerarşisi piramidinin zeminini oluşturan fizyolojik gereksinimler, üst kademelere doğru çıktıkça psikolojik ve giderek sosyal gereksinimlere ve hatta arzuların tatminine dönüşür. İşte bu bildirinin konusu fizyolojik tatminden sonra karşımıza çıkan karmaşık bağlantının sadeleştirilerek daha anlaşılır kılınmasıdır.
            Kendi teorilerini anlatırken Adler, tasarımın en önemli enstrümanı olan “yaratıcılığı”, telafi etmek(compensation) olarak tanımlamıştır. Adler’e göre insanlar sanatı, bilimi ve kültürün diğer alanla rını doğaya karşı yetersizliklerini telafi etmek için üretirler.
            Gerçekte temel sorun;  insanoğlunun biyolojik ve psikolojik varlığını sürdürmek zorunda olduğu ortamı ilk andan itibaren kaotik ve güçlüklerle dolu bulmasıdır. Varlık kaygısının güç istemine dönüştüğü ortamda insanoğlu önce temel gereksinimlerini, daha sonra da arzularını ve varlık bilincini tasarım ve sanat yoluyla tatmin etmiştir. Sanat kişisel bir ifade yolu olarak kabul edilmişken, tasarım günlük hayatın içine giren ve kullanım pratiğine dönüşen bir kavram olmuştur.
            Varoluş süreci içinde fizyolojik (temel) gereksinimlerin karşılanması eylemleri için gerekli enstrüman olarak kullanılan tasarım, öznenin kendisinden emin olması anlamında varolanın kendini gerçekleştirmesi için bir yol olarak keşfedilmiş, bu şekilde arzuların da tatmininde kullanılmaya başlanmıştır.
            Bilincin özü kendini bilmektir, bundan ötürü bütün varolanlar ya öznenin nesnesi ya da öznenin öznesidir. Her yerde varolanın varlığı, kendini-kendi gözünün önüne getirmeye(imgeleme ve algılamaya) böylece de kendini kurmaya dayanır.
            Daha sade açıklamayla, özne,nesneden kaynaklanan uyarıcı etkilere karşı tepki göstererek varolur.Öznenin varoluşu bir tür anlamlandırma sürecidir.
Özellikle kendini kaotik bir ortamda bulan insanoğlunun köksüzlük, yönsüzlük ve kendini(varlığını) tanımlama problemi, varlık bilincinin sürekli takviye edilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Daha önce tasarlama yoluyla tatmin edilmiş/karşılanmış gereksinimler hayatta kalmaya yararken, yine tasarım yolu ile tatmin edilmeye çalışılan arzular hayatı anlamlandırma eylemine dönüşmüştür.
1959’da “yüzyüze” röportajının sonlarına doğru, John Freemen’la ölümün kaçınılmazlığını tartışan Jung,  "hastalarımı düşündüğümde, hemen hepsinin varlık sebebi arayışında olduklarını ve varlıklarının hiçlik ya da anlamsızlık karşısında unufak olmayacağına dair güvence istediklerini görüyorum. İnsan, anlamsız bir hayata katlanamaz ” demiştir.
            Bir görüşe göre ise evrenin anlamsız oluşu, her varoluşun meşru ve haklı olması adına özgür bir zemin oluşturmak adına gereklidir. Çünkü anlamlı bir evrende insanoğlunun kavrayış ve sezişlerine,duyuş ve “yaratıcı” bilincine gerek kalmaz.
            Yaşama sonradan katılan anlamlar, anlaşılabilmek, çoğalabilmek ve yayılabilmek için kodlar ve göstergeler yoluyla bir ifade diline sahip olurlar. Anlamları kodlara ve göstergelere indirgeyebilmek için soyutlama yapmak gerekir. Bu şekilde , soyutlanmış anlamların , kod ve göstergelere indirgenmesi kültürleri oluşturur. İşte bu şekilde yaşam biçimlerini vareden değerler hep insana özgü bu soyutlama yeteneğinin ürünüdür. İnsanın doğaya karşı bu kadar katı tutumlu olmasının  nedeni belki de doğaya aykırıbir yaşam yöntemine, yani soyutlama yeteneğine sahip olması ve bu sayede hayatta kalmayı başarmasıdır.
            İnsanoğlu kendi varlığını en azından kendi bilincine kanıtlayabilmesi için bu soyutlama yeteneğinin ürünleri olan kod ve göstergeleri kullanır ve tüketir. Kişileştirme dediğimiz bu yolu kullanan insanlar çevrelerine ve/veya tüm faaliyetlerine kendilerinden birşey katarak veya varedileni kendilerine göre yorumlayarak diğerlerine kişisel sınırlarını deklare etmekle, kişisel varlık biçimini de gösterir.
            Kişinin kendi yaşamını anlamlandırması ve/veya biçim vermesi için seçim/seçimler yaparak biçim verilmişleri bir anlam birliği etrafında toplamasına tasarım yoluyla kişileştirme denir ve özellikle endüstri devrimiyle başlayan bu süreç, geç modernizm döneminde sistemin ana mekanizması haline gelmiştir.
            Kişileştirme, bireyin özellikle farklılığını gösterme veya diğer bir söylemle başkalarını ayrıştırılma gereksiniminden doğar. Bu sırada kullanılan kodlar, semboller bir iletişim aracı ve eylemi haline gelir.
Her insan bu kodlar sayesinde kaostan düzene geçme çabası verir.
İşte tasarımın bir yüzü bu noktada devreye girer. Yine Maslow’un piramidinin temelindeki ihtiyaçları tatmin ettikten sonra sıra yukarıda bahsi geçen kodları birleştirerek ve/veya parçalayarak yeni anlamlar oluşturmaya (yaratmaya) ve tüketiciye sunmaya gelir.
Bu noktada meslek etiğinin içsel rahatsızlıklarını taşıyan ve zaman zaman bunu şiddetle yaşayan bir tasarımcının yapması gereken gerçekleri sadeleştirerek görmek ve göstermek olmalıdır.
            Bir yanda henüz piramidin zeminini oluşturan fizyolojik gereksinimlerini bile karşılayamayan insanlar mevcutken hatta nüfus oranı olarak ciddi bir yüzdeye sahipken,
diğer yandaki tüketici kesimin, artık piramidin ucuna gelmiş arzularını tatmin etmeye
çalışmak ahlaki değerler açısından doğru bir faaliyet biçimi değilmiş gibi gözükmektedir.
            Bu noktada sunabileceğimiz çözüm önerileri arasında, yukarıda bahsi geçen bilgilerin daha çok tasarımcıya ulaştırılması ve böylece konu hakkındaki farkındalıklarının sağlanması belirlenebilecek ilk hedeftir. Bundan sonraki adım ise tasarımcı duyarlılığını geliştirmek adına konunun reel  dünyaya adaptasyonunu sağlamak adına örnekler oluşturmaktır. Umudumuz daha yaşanılabilir bir dünya oluşmasına tasarım yoluyla katkıda bulunmaktır.

TASARIM ve POLİTİKA

8 haziran 2008’de Bloomberg Businessweek dergisinin internet sayfasında Jeniffer L.Schenker’in Ünlü tasarımcı Philippe Starck’la yaptığı röportaj yayınlandı. Bu röportajda ilk soru yine Starck’ın mart ayında Die Zeit gazetesine verdiği bir beyanatla ilgiliydi. Bahsi geçen beyanatta Starck o güne kadar yaptığı ürünleri ‘gereksiz’ olarak tanımlamıştı. Barış, huzur ve lüks zamanında ( Sanırım sadece Avrupayı kastediyor ve muhtemelen WHO verilerinden habersiz ya da görmezden geliyor) tasarımın estetik kısmıyla ilgilendiğini söyleyen tasarımcı zamanın değiştiğini ve artık tasarımın politik olmak zorunda olduğunu ifade ediyor. Zamanın ruhunun değişimi dolayısıyla neredeyse Bentham’cı bir şekilde yüksek kalite ve düşük fiyatın en fazla kişiye ulaştırılması gerektiğini savunuyor.(80’lerde neden öyle değilse?) Bu açıklamalardan sonra da tasarımın artık demokratik olmak zorunda olduğuna işaret ediyor. Yıldız tasarımcı kavramının kendi nesliyle bittiğini söyleyen Starck, danışmanlığını yaptığı (Terence Conran ile birlikte)  İngiliz kökenli bir web sitesinin ve kurucusunun reklamını yapmaya başlıyor röportajında. Yıldız tasarımcıların sistemi kilitlediğini ve yeni girişimleri tıkadığını itiraf eden Starck genç tasarımcıların son kullanıcıyla buluşabileceği bu siteyi öneriyor. Dünyanın herhangi bir yerinden kültür farkına bakılmaksızın kabul edilecek bir arayüz olduğunu söyleyen Starck bunun neredeyse bir devrim olduğunu ekleyerek tasarımda demokrasiyi bu şekilde tarif ediyor. Yani genç tasarımcıların kendi yetenekleri ölçüsünde rekabete girebilecekleri bir arayüz olan ticari amaçlı bir web sitesini bir demokrasi platformu olarak görüyor. Kendi rolünü bu web sitesinin yaratıcı(?) direktörü, ruhu ve tapınak koruyucusu olarak tanımlayan Starck, daha önce fark etmesi gereken bir misyonu yeni farketmiş bir savaşçı edasıyla, varolan sistemi ve yıldız tasarımcıları ve kendini kendi eliyle dinamitlediğini söylüyor.

Diğer yandan İngiliz Tasarım konseyine bağlı RED design team tasarım stratejistlerinden Jennie Winhall’ın 2006’da Core77’de yayınlanan makalesinde yazar, tasarımda demokratikleşmeyi tasarımcının sistemin önceliklerinden kurtulup kullanıcı odaklı düşünmesine bağlıyor. Tasarımın politika ile bağlantısını açıklamak için verdiği örnek çarpıcı ; Al Gore’un başkanlık seçimini Florida’da kaybetmesine neden olacak kadar kötü tasarlanmış oy pusulaları! Nazi partisinin amblemi, Aids’in kurdelesi vb. örneklerden bahsedip en son tasarım dünyasında sistem karşıtı duruşlarıyla bilinen Adbuster’den ve ilki 1964’de yayınlanan ve 2000 yılında tekrar revize edilerek yayınlanan First Thing First manifestosundan bahsediyor ve bu şekilde okurlarına Stark’a göre çok daha insancıl bir perspektif sunuyor. Politikanın, tasarım gibi insani değerler üzerinden çalıştığını ifade eden yazar, politikacıların üstlendikleri sorumlulukların benzerinin tasarımcının da üstlenmesi gerektiğini örneklerle kanıtlıyor. Tasarımın hayatımızı yönlendirdiğini ve bunun bir erk biçimi olduğunu söyleyen yazar, tasarımcının bu işi kimin için yaptığına dikkat etmesi gerektiğini söylüyor. ‘Beğenelim beğenmeyelim tasarım hayatımızı biçimlendirir ve bu bir güç’tür’ diyerek tasarım ve erk bağlantısını gözler önüne seriyor. Tasarım kullanıcıyı tarif ederken aynı zamanda kullanmayıcıyı da tarif eder ve iyi veya kötü anlamda kullanmayıcıyı öteki’leştirir ve bu da tasarımın erk’ini kanıtlar. Eğer sistemin size sunduğu tasarım brief’ini olduğu gibi kabul ederseniz sistemle uzlaşmış oluyorsunuz ve böylece sistem erk’ini sizin üzerinizden meşrulaştırmış olur.

Örneklerini tasarım tarihinde bolca gördüğümüz bu durumun en bilinenleri Le corbusier’in Nazi Almanyası ile işbirliği yapan Vichy hükümetine ve Mareşal Philippe Petain’e  yakınlığı, kendisi parti başkanı olacak kadar fanatik bir komunist olan Oscar Niemeyer’in döneminin populist başkanı Juscelinio Kubitschek için Brasil kentini tasarlaması ve hatta onu deviren üç juntacı general için uygulama yapmasıdır.

Yazının başından itibaren verilen örneklerle anlatılmaya çalışılan şey, politika ve tasarım bağlantısıdır. Topluluk halinde yaşamaya başladığı andan itibaren bir uzlaşı yaratığına dönüşen insanoğlu, topluluk düzenini sağlayabilmek için oluşturduğu kurallar bütünüyle doğasından gelen davranış kalıplarını kontrol altına almaya çalışmıştır. Toplulukların yönetimi ve politika bu noktadan itibaren devreye girer ve ideal yaşam sistemine ulaşmaya çalışır. Tasarımcının da görevi aynı şekilde insanın hayatını kolaylaştırmak, hali hazırda sahip olamadığı yaşam konforunu sağlamaktır. Neredeyse benzer amaçlar için çalışan iki ayrı disiplin birbirinden symbios şeklinde yararlanır. İki disiplin de aynı değerleri kullanırlar ve yanlış uygulamalarda zararları da benzerdir. Bu durumda Tasarım suçlarını intihal’le sınırlayan etik yaklaşımın çok üstünde çok daha hassas bir meslek etiği geliştirmek her tasarımcının  evrensel buyruğu olmak zorundadır . Bu hassasiyete sahip tasarımcıların oluşturduğu designfortheother90%, designerswithoutborders veya maya pedal gibi grupların artması meslek etiğinin yaygınlaşmasıyla mümkün olacaktır.
Ancak bu şekilde insan odaklı (kullanıcı değil) bir yaklaşım geliştirilebilir ve geleceğe daha emin yürünebilir.

TASARIM ve FELSEFE

Bu yazının çıkış düşüncesi yeni yayınlanan bir kitaptan esinlenerek oluşturuldu.YEM yayınlarından Mart ayında basılan kitapta zamanımızın önemli düşünürü Jean Baudrillard ve mimar Jean Nouvel bir söyleşide buluşuyorlar.Kitabın orijinal basımı 2000 yılı,proje Maison des écrivains ve Ecole d’architecture Paris-La Villette’e ait. Kendi zamanının ruhunu bilen, yorumlayan ve yönlendiren iki farklı disiplinden profesyonelin birbirlerinin disiplinlerine ve fikirlerine ne kadar aşina olduklarını fark ediyoruz kitabı okurken. Tasarım ve felsefe bağlantısı mimarlık üzerinden tartışıyorlar. Bir sonuca gitmiyor ama gitmesi de gerekmiyor zaten, sohbet ve fikirleri yol alırken izlemek zihinsel olarak oldukça besleyici yeterince. Kitabı okuyunca aklıma daha önce (yanılmıyorsam yine 2000 yılında) İTÜ Taşkışla binasında İTÜ, İÜ edebiyat ve Felsefe bölümlerinin ortak bir panel geldi. Daha sonra panelde yayınlanan bildiriler yine Yem yayınları tarafından basılmıştı. Bildirilerin büyük çoğunluğunda en baştaki kitapta olduğu gibi , referans gösterilen düşünürlerin çoğu dillerini tasarım(özellikle mimarlık) üzerinden kuruyorlar .Derrida ve Bernard Tschumi ortak çalışmasıyla ( ki kendileri bu ortak çalışmaya choral work demişlerdi) yapılan  Parc-de-la-Villette , mimarlık ve felsefenin ortak çalışmasının en bilinen örneklerinden sayılır. Felsefe bu anlamda varolanı tanımlamaya,anlamaya ve anlamlandırmaya , daha sonra idealize ederek teorize etmeğe ve hatta tasarım üzerinden pratiğe dönmeye çalışır gibidir.   

İnsanoğlu’nun bilinçle varolduğu ilk andan itibaren kaybedilmiş bir cennet mitinin oluştuğunu düşünebiliriz. Yaşadıkları fiziksel çevrenin yarattığı sıkıntılardan kurtulmak amaçlı yaptıkları her türlü düzenlemelerde , hep o yitirildiğine inanılanılan kusursuz yer özlemi vardır. Ulaşılmaya çalışılan outopia / eutopia / evtopia ( olmayan yer / mükemmel yer / mutlu yer ) , gidilecek başka bir yer olmadığı için şimdi ve  burada oluşturulmaya çalışılmaktadır çünkü eldeki tek referans bu dünyadır. Otto Rank’ın doğum travmatolojisi dediği doğuş anından itibaren özne kendini bambaşka bir mekanda bulur. Daha önce bulunduğu mekana göre çok daha güvensiz ve atmosferik olarak rahatsız bir mekanda gelir,bu dir bakıma cennetten kovuluş gibidir.Loos ve Scharoun  bu durumu  bütün bilincin mekansal deneyim içinde temellediğini söyleyerek yorumlarlar. ” ilk doğum anından itibaren içerdeyiz ve dışarıdayız ya da ikisi arasında eşikte
 Genelde başrolde Matrix üçlemesinden de hatırlayacağımız bir karakter vardır, “ The Architect” ve onun tasarımları. Aydınlanma çağının başında bu Tanrısal iradeyi yeri indiren Descartes ve onun ünlü Kartezyen teorisinin etkisiyle takipçisi Leibneiz da Tanrı’yı mimarlık sıfatı ile anar. Bu  dönemden   çok daha sonrasında Alman düşünürü Schopenhauer  İstenç ve Tasarım olarak Dünya adlı kitabında “ Evren, benim tasarımlarımdan başka ve fazla bir şey midir? “ diyerek yaşam kurgusunun kişinin kendi tasarımına dayandığını iddia etmiştir. Dönem dönem  hayatın anlamı üzerine düşünen felsefe tarihinin figürleri Tasarım’ı önemli bir enstrüman olarak görmüşlerdir. Yakın dönemde dil üzerine çalışmalar yapan Wittgeinstein’ın kardeşi Margarete  için oldukça Loos’ien bir tarzda  tasarladığı ev için ablası Getrude “mantık olup çıkmış ” yorumunu yapmış ve  abisinin mimariyi de tractatus’ta olduğu gibi yalın bir dil biçimi gibi düşündüğünü göstermiştir. Yine yakın dönem düşünürlerinden Martin Heidegger
İnsanın duygusal, düşünsel ve fiziksel varoluşunu doğrudan onun  bina etme ve böylece kendisini , bulunduğu yeri var etme hissinde toplar.

            Benzer bir ifade Norberg-schultz’da  da vardır : “Mekan , kavramdan çok bireyin bilinçaltındaki ötekiyle bağlantı kurmaya eğilimlidir,dilin dışsallığını aştığı için herhangi bir sözel metinden çok daha derinlere ulaşır.”

            Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere felsefe özellikle varlıkbilimsel araştırmalarını ve bireyin varlık hissini mekan üzerinden tanımlamaya çalışır. Mekan kelimesinin kökü kevn mastarından gelir ve anlamı olmak,  oluşmak ,  var olmak demektir. Kainat  ve imkan kelimeleri de bu kökten türemiştir. Mimarların felsefeyi araç olarak kullanmalarının önemli bir nedeni de buradan geliyor olabilir. Anlam arayışı felsefi bir referans gerektirir ve fonksiyon bunlardan en önemlilerinden biridir çünkü fonksiyon anlamla bağlantılıdır.Bir bıçağın kesmesi fonksiyonudur, kesici olması da ereği ve anlamı. Bu durum bıçağın var oluş sebebi haline gelir. Biçimi ise fonksiyonla bağlantılı olmasına rağmen estetiğin alanına girer. Dolayısıyla bir bıçak anlam ve estetik kavramları sebebiyiyle  felsefi bir tabanda tartışılabilir bir obje haline gelir. Böylece tasarımın nesnesi üzerine düşünmek ontik 8varlıkbilimsel) bir sorgulamaya dönüşür.Öznel ve nesnel değerler iç içe geçer,algı yoluyla elde edilen bilgiler birbirini doğrular sonuçta anlam ortaya çıkar.
           
Sonuçta mimarlık kendini bir disiplin ve meslek biçimi olarak tarif ettiği günden itibaren insan ile ilişkisini ciddiye aldığı için yaşam ve anlam boyutunda felsefeden referanslar alarak varlığını devam ettirmesine rağmen ,  bu disiplinden türemiş olan tasarımın diğer branşları bu tür kavramları kendilerine nedense dert edinmemişler ve bu yönde faaliyet göstermemişlerdir. Son 20 yıl içindeki duyarlı tasarımcıları ve bazı sivil toplum gruplarını saymazsak , tasarım mübadele değerini arttıran bir meta obje / fetiş olmanın ötesine geçememiştir. Örneğin Heidegger veya Deleuze ve Guattari for architects gibi yayınlar olmasına rağmen obje / ürün için bu tür yaklaşımlar ve yayınlar görülmezler. Bu konuya ilgi duyan tasarımcılar , mekan için tarif edilen teorilerinin ölçeğini değiştirip,başka sosyolojik verileri de kullanarak yorum yapmak zorunda kalırlar.

            Bu durumda yapılacak en iyi şey tasarımın her türlü ölçeğinde ürün veren bir
düşünür /mimarın sözünü kendimize slogan edinmek olabilir :

            “ tasarım, bir meslek değildir, bir düşünme biçimidir.”

Tasarım Gazetesinin 2011 Haziran ayında yayınlanmıştır.

ETİK ve ESTETİK İKİLEMİ

18.yüzyılın başlangıcından itibaren bilim ve teknolojideki gelişmeler sonunda kendi alt kültürünü oluşturan modernizm,toplumları gün geçtikçe sahip oldukları geleneklerini ve kültürel miraslarını terk etmeye zorlamış ve kendi yaşam modelini dikte ettirmiştir.
Gelenek-Yenilik çatışması aslında uygarlığın başından bu yana vardır ve sürmektedir.Dolayısıyla sanatta modernlik sürekli varolan bir durumdur.Bu açıdan bakınca anlaşılır ki; 20.yüzyıl modernizmi ilk modernizm değildir,ancak çelişkiler ve ikilemler üzerine yapılanması bakımından diğer örneklerden farklıdır.(1)
Modernizm görünüş olarak özgürlük ve bağımsızlık ilkeleri içermesine rağmen dünyaya sömürgecilik yoluyla yayılmış,başka kültürleri yok edip üstüne yapılanmıştır.Gerçekte politikası rönesanstan gelen kaynakları tükendiğinde (rönesansın kökeni de batı-dışıdır ) modernizm yine batı-dışını oluşturan dünyaya el atmış ve herşey dönüşüme sokulmak üzere alıntılanmıştır.
1800’lerde başlamış olan ekonomik ve siyasi oluşumla paralel kurgulanan sömürgecilik hareketi,parasal kaynakların sekülarize olmuş Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da birikmesiyle kapitalist düzene geçilmesinin bir aşaması haline dönüşmüştür.Kapitalist düzenin üretim verimini arttırmak için uyguladığı sistemlerde (Taylor,Ford,Keynes vs.) üretim sürecinin bütünlüğünü kaybeden ve bunun sonucunda kendini edilgen hisseden modern insanın psikolojik durumunu “kişinin kendine ve çevresine yabancılaşması” olarak tanımlayan Erich Fromm varolmanın tüketmeyle özdeş hale getirildiğini savunmuştur.(2)
Bu şekilde biçimlenen kapitalist toplumun kuralları içinde kalmanın ön koşulu ise “yenilik” kavramıdır.Nitekim kendi maddesel varlıklarını aşarak,ürettikleri diller,semboller ve işaretler yoluyla kolayca tüketilebilecek “ticari mallar” haline gelen tüm bu söylemler sistemin ana itici gücü haline gelmiştir.Bu da kolay anlaşılabilir,kolay tüketilebilir ürünlerin ,mekanların ve tüketim alışkanlıklarının hızla yaygınlık kazanmasına neden olmuştur.
Tüketim,metaların değil herşeyden önce göstergelerin tüketilmesi halini almıştır.Geleneksizlik sürekli yeniliklerle karşılandıkça yenilik de anlamını yitirir ve günümüz kaotik ortamının oluşmasına neden olur.Bu türden suni besleme toplumsal amnezi’ye yol açar ki bu da sistemin “yeni” yeniliklerini sunmasını sağlar.Günümüze kadar bu politikayı koruyan döngü,yan etkilerinin gözardı edilemeyecek kadar büyümesiyle birlikte yoğun eleştirilere maruz kalmıştır.Bu gün Küreselleşme karşıtlarının dikkat çekmeye çalıştıkları ekolojik denge bozulmaları,kişisel ve toplumsal ahlaki bozulmalar,şiddet ve suç oranlarının artışı vb.hasarların modernizme bağlı sistem politikalarından kaynaklandığını vurgulamaktadırlar.Özellikle 1989’da Berlin Duvarının yıkılmasıyla hızlanan küreselleşme sürecinin “tarihi referansları” silerek yayılma politikası uygulaması karşıtlarının belirgin bir direnç göstermesine neden olmuştur.Bu yayılma politikasının özellikle kültürel temeli inanç birliği olan toplumlarda derin travmalara yol açması modernizmi benimsemelerinde daha sancılı bir süreci getirmiştir.
2.BÖLÜM
Bu bildiride vurgulanmaya çalışılan gelenek-yenilik zıtlaşması veya modern kapitalist düzenin bir eleştirisi değildir.Sadece pazarda satış amaçlı, “yeni” taklidi yapan ve topluma bir artı değer katmak yerine onu eksilten ,zaaf ve rezervlerinden faydalanan satış politikalarının ve bu politikayı destekleyen tasarım yaklaşımının eleştirisidir.
Aynı konuyu temel alıp ,mevcut durumu analiz eden Zygmund BAUMAN,Küreselleşme kitabında şöyle bir özet yapmıştır;Günümüz endüstrisi cezbetme ve ayartma üretimine ayarlanmıştır ve cazip şeyler doğası gereği,gelecekten göz kırpıp davet ediyorsa ayartıcı ve baştan çıkartıcıdır.(3)
Tüketici psikolojisini bu şekilde etkilemeyi çalışan endüstrinin en etkili silahlarından biri “tasarım” kavramıdır,çünkü tasarım dünyanın gelecekteki yöneliminden mesajlar taşır.Bu şekilde insanlar yalnızca tüketici karakteristiklerine göre sınıflandıran ve buna göre politikalar geliştiren yaklaşım sayesinde ve standardizasyonun sonucu olarak yavanlık ölçüsüne varacak şekilde yozlaşmaktadır.
Bu işletme formüllerine göre oluşturulan tüketim politikalarının sonucunda insanlar ,çevrelerini saran “yeni tasarlanmış” ürünlerle uyarılmakta ve bu uyarılmayı bekler hale gelmektedirler.Alış-veriş sonrası düşkırıklığıyla daha “yeni” ürüne yönelen tüketici hem tasarımın çöplüğüne bir ürün daha atmış olur,hemde asla bitiremeyeceği bir oyunda kendini başrol oyuncusu zannederek kendine gizliden gizliye dikte ettirilen sloganın doğrultusunda koşar:arzu tatmini arzulamaz,arzu arzuyu arzular.(4)
Çağdaş reklam sektörünün gurularından Jaques SEGUELA’nın yaptığı yorum yukarıda anlatılan saptamayı destekler biçimdedir;
Markalar,sahip olmaya değil varolmaya yararlar.Küreselleşen dünyada tüketici denilen canlı türü,varoluşunu markalar aracılığıla konumlar ve anlamlandırır;kullandığı marka aracılığı ile kimliğini dışa vurur.Büyük markalar tüketiciye,kullanımlarının verdiği hazla birlikte,düş kurmaya elverişli bir imaj sunarlar.(5)
İşte bu tüketim politikalarının oluşturduğu şablonda kilit yeri tutan tasarımcının bu politik tavıra yaklaşım alternatifleri şöyle sıralanabilir;
1.      Boyun eğme ve hatta sistemin bu işleyiş biçiminden fayda umma

2.      Görmezlikten gelme veya farkında olmama

3.      Sistemin işleyiş biçimine tavır alma

Günümüz rekabet ortamında gözü kamaşan tasarımcının genel tavrı boyun eğiştir.Çünkü endüstri,tasarımcıyı hem moral hem ekonomik olarak tatmin etmektedir.Bunu için kullandığı yol ,”yaratıcılık” kelimesini kullanarak onu onurlandırmaktır.Bu kelime aynı zamanda tasarımcının etiketinin parlaklığının da göstergesidir.
Böyle bir yapı içinde “ yaratıcılık” kelimesinin büyüsüne kapılan  ve gururunu taşıyan tasarımcı,amansız bir yarış içinde ,kendi kimlik imajını bir marka imajıymışçasına sunarak kendi pazarında pay kapmaya çalışmaktadır.Böylece mesleğinin etik alt yapısını  ihmal etmeyi bile kabul eden tasarımcı iyi bir tasarımın kriterlerini de gözardı ederek tehlikeli bir meslek adamına dönüşmektedir.
Gerçekte “tasarım” faaliyeti bir “yaratım” değildir,çünkü ortaya dünya üzerinde  hiç varolmamış birşey getirilemez.Yalnızca gerekli malzeme ve fonksiyon bilgisiyle ,bölmek ve birleştirmek pratikleri kullanılarak yeni ilişkiler kurulur.
Yeterli bir semiyolojik araştırmayla “yaratıcılık” kelimesinin anlamı irdelendiğinde,kavramın “hiçlik ortamından varedilen” olduğu ortaya çıkar ki tasarımcının yaptığı “iş” bu değildir.Yaratıcılığın tanımında varolan kavramlar irdelenirken,tasarım etkinliklerinde kullanılan biçimiyle yüzeysel bir estetizm olarak ele almak tamamen hatalı bir tutumdur.
Yaratıcılık kavram olarak temelde insanı ve doğayı yoktan vareden tanrıyı “temsil etmek” için sanatçıya atfedilen bir faaliyet olarak kabul edilmiş ise de asıl amaç insanın dünyadaki varlığının tinsel kanıtı olabilecek göstergeler oluşturmaktır.(6)
Zaman içinde inanç yapılarının sekularizasyonuyla birlikte aynı faaliyet,tanrıya karşı çıkmanın veya onu yadsımanın kanıtı haline dönüşmüştür.
18.yüzyıldaki endüstrileşme sayesinde sanatın alt kavramlarının çoğunu dönüştürerek kendi üstüne  alan “tasarım” kavramı,”yaratıcılık/creation” tanımını da aynı şekilde üstlenerek kendi sektörünün alt yapısını tamamlamıştır.
Yukarıda anlatılan endüstrileşme süreciyle paralellik gösteren tasarım kavramı, bir politik oyunun parçası haline gelmiştir.Bu açıklamalarda sonra yapılması gereken; tasarımcının bu oyunun bir parçası olmaktan kurtulması için etik ve etiket ikileminden sıyrılabileceği bir ahlaki alt yapının kurulmasıdır.    
 Bu bildiride kullanılış biçimiyle  ”olanla olması gereken arasındaki bir mesafeyi tanımlayan etkin faaliyetler olan” etiğin, bu tanımı  doğrultusunda olması gerekene yaklaşacak her etkinlik ileriye umutla bakmamıza yardımcı olacaktır.Bu noktada tasarımcıya düşen sorumluluk; fayda ve lüks tüketim arasındaki belirlenmesi zor ayrımda mesleki ve etik konumunu tam olarak tanımlamasıdır.
Bu yeni etik yapıyı inşa etmek için malları değil insanları temel alan”kitle üretimi yerine kitle için üretim yapan” yeni bir düşünce sistemine ihtiyaç vardır.(7) Bu güne kadar devam eden süreç yukarıda anlatılanın tersi olmuş,yoksul ülkelerin kendilerine yeterli olmalarına ve kendi güçleriyle gelişmelerine engel olan üretim yöntemlerine ve tüketim standartlarına yönlendirilmişlerdir.Sonuç kasıtlı olmasa da(?) yeni sömürgecilik ve çaresizlik olarak karşımıza çıkmıştır.(8)
Kanımızca anlatılmaya çalışılan yeni etik yapıya bağlı bir sistemin kurulması için yapılması gereken de merkezi bir  yönetim sisteminden uzak,küçük ölçekli yerel enerji biçimleri ve malzemesini değerlendiren üretim şekillerinin kurulmasıdır.
Hem birbirleriyle rekabet eden,hemde uzmanlık ve üretim bilgisi alışverişinde iş birliğine giden küçük ve orta boy işletmelerin oluşturduğu esnek uzmanlık modelinin örneklerine Kuzey İtalya’da Bologna bölgesinde ve Güney Almanya’da yaygın olarak rastlanmaktadır.Bu yeni tür üretim organizasyonu,tasarımcılarla yeniden vasıflandırılmış,zanaatkar bazlı işçilerin iş birliği içinde genel amaçlı tezgahlarda çok çeşitli mal üretebilme temeline oturmaktadır.Öğrenme,yeni teknolojilere uyarlanabilme ve yeni teknolojiler yaratabilme bu küçük işletmelerin ortak özelliğini oluşturmaktadır.(9)
Bildirinin başından itibaren eleştirdiğimiz yaklaşım biçimine alternatif olabilecek bir sistem yukarıdaki paragrafta örneklenmiştir.Alternatifler çoğaltılabilir, sadık kalınması gereken tek nokta tasarımcının sonuç olarak hizmet verdiği kişiyi standart tüketici değil,değerlerine saygı gösterilmesi gereken insan grubu olarak görmesidir.
3.SONUÇ
Serbest Pazar ekonomisinin getirdiği “dayanaksız tasarım” olgusunun yüksek toplumsal maliyeti ve seri üretim hızını aşması gereken tüketim hızı sonucu hommo consummatus’a dönüşmüş insanların yaşama alışkanlıklarındaki değişimi gerçekte bir mesleğin nasıl tehlikeli bir silah olabileceğine iyi bir örnek teşkil ediyor.
Bu bildiride söylenen hiçbir şey ilk defa söylenmemektedir.Yüzyılın başlangıcında endüstrileşmenin ve teknolojik yeniliklerin sosyal yaşama etkileriyle birlikte bir çok tasarımcı,düşünür günümüze kadar benzer söylemlerde bulunmuş,bunları yazmış ve yayımlamıştır.(William Morris,Henry Van de Velde,Victor Papanek…vb)
Ancak konusu ”Endüstriyel Tasarımda Rekabet” olan bir sempozyumun bildirilerinin içinde yer alması gereken önemli bir konu olduğuna inancımız bu bildirinin oluşmasını sağlamıştır.
İnancımız ve umudumuz konuyla daha once karşılaşmamış veya ilgilenmemiş kişilerin konu üzerine düşünmeleri gerektiğine  ikna olmalarıdır.Böylece insanı ve onun tinini temel alan yeni bir tasarım etiği inşa etmek mümkün hale gelecektir.




4.KAYNAKÇA
1.      Madra Beral.,(2000-2001).Akımlar,Stiller,Diller,İ.B.Ü.Tasarım kültürü sertifika programı ders notları
2.      Fromm Erıch.,(1982).Sahip olmak yada olmak:Arıtan yayınevi
3.      Bauman Zygmund.,(1997).Küreselleşme,İstanbul:Ayrıntı yayınevi
4.      a.g.e.
5.      Güngören Ahmet.,(1995).Reklamcı ve Şaman,İstanbul:Patika yayınevi
6.      Madra Beral.,(2000-2001).Akımlar,Stiller,Diller,İ.B.Ü.Tasarım kültürü sertifika programı ders notları
7.      Schumacher E.F.,(1985).Küçük güzeldir,İstanbul:Cep kitapları yayınevi
8.      a.g.e.
9.      Dickson David.,(1992).Alternatif teknoloji,Teknik değişmenin politik boyutları,İstanbul:Ayrıntı yayınevi