14 Ocak 2012 Cumartesi

ETİK ve ESTETİK İKİLEMİ

18.yüzyılın başlangıcından itibaren bilim ve teknolojideki gelişmeler sonunda kendi alt kültürünü oluşturan modernizm,toplumları gün geçtikçe sahip oldukları geleneklerini ve kültürel miraslarını terk etmeye zorlamış ve kendi yaşam modelini dikte ettirmiştir.
Gelenek-Yenilik çatışması aslında uygarlığın başından bu yana vardır ve sürmektedir.Dolayısıyla sanatta modernlik sürekli varolan bir durumdur.Bu açıdan bakınca anlaşılır ki; 20.yüzyıl modernizmi ilk modernizm değildir,ancak çelişkiler ve ikilemler üzerine yapılanması bakımından diğer örneklerden farklıdır.(1)
Modernizm görünüş olarak özgürlük ve bağımsızlık ilkeleri içermesine rağmen dünyaya sömürgecilik yoluyla yayılmış,başka kültürleri yok edip üstüne yapılanmıştır.Gerçekte politikası rönesanstan gelen kaynakları tükendiğinde (rönesansın kökeni de batı-dışıdır ) modernizm yine batı-dışını oluşturan dünyaya el atmış ve herşey dönüşüme sokulmak üzere alıntılanmıştır.
1800’lerde başlamış olan ekonomik ve siyasi oluşumla paralel kurgulanan sömürgecilik hareketi,parasal kaynakların sekülarize olmuş Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da birikmesiyle kapitalist düzene geçilmesinin bir aşaması haline dönüşmüştür.Kapitalist düzenin üretim verimini arttırmak için uyguladığı sistemlerde (Taylor,Ford,Keynes vs.) üretim sürecinin bütünlüğünü kaybeden ve bunun sonucunda kendini edilgen hisseden modern insanın psikolojik durumunu “kişinin kendine ve çevresine yabancılaşması” olarak tanımlayan Erich Fromm varolmanın tüketmeyle özdeş hale getirildiğini savunmuştur.(2)
Bu şekilde biçimlenen kapitalist toplumun kuralları içinde kalmanın ön koşulu ise “yenilik” kavramıdır.Nitekim kendi maddesel varlıklarını aşarak,ürettikleri diller,semboller ve işaretler yoluyla kolayca tüketilebilecek “ticari mallar” haline gelen tüm bu söylemler sistemin ana itici gücü haline gelmiştir.Bu da kolay anlaşılabilir,kolay tüketilebilir ürünlerin ,mekanların ve tüketim alışkanlıklarının hızla yaygınlık kazanmasına neden olmuştur.
Tüketim,metaların değil herşeyden önce göstergelerin tüketilmesi halini almıştır.Geleneksizlik sürekli yeniliklerle karşılandıkça yenilik de anlamını yitirir ve günümüz kaotik ortamının oluşmasına neden olur.Bu türden suni besleme toplumsal amnezi’ye yol açar ki bu da sistemin “yeni” yeniliklerini sunmasını sağlar.Günümüze kadar bu politikayı koruyan döngü,yan etkilerinin gözardı edilemeyecek kadar büyümesiyle birlikte yoğun eleştirilere maruz kalmıştır.Bu gün Küreselleşme karşıtlarının dikkat çekmeye çalıştıkları ekolojik denge bozulmaları,kişisel ve toplumsal ahlaki bozulmalar,şiddet ve suç oranlarının artışı vb.hasarların modernizme bağlı sistem politikalarından kaynaklandığını vurgulamaktadırlar.Özellikle 1989’da Berlin Duvarının yıkılmasıyla hızlanan küreselleşme sürecinin “tarihi referansları” silerek yayılma politikası uygulaması karşıtlarının belirgin bir direnç göstermesine neden olmuştur.Bu yayılma politikasının özellikle kültürel temeli inanç birliği olan toplumlarda derin travmalara yol açması modernizmi benimsemelerinde daha sancılı bir süreci getirmiştir.
2.BÖLÜM
Bu bildiride vurgulanmaya çalışılan gelenek-yenilik zıtlaşması veya modern kapitalist düzenin bir eleştirisi değildir.Sadece pazarda satış amaçlı, “yeni” taklidi yapan ve topluma bir artı değer katmak yerine onu eksilten ,zaaf ve rezervlerinden faydalanan satış politikalarının ve bu politikayı destekleyen tasarım yaklaşımının eleştirisidir.
Aynı konuyu temel alıp ,mevcut durumu analiz eden Zygmund BAUMAN,Küreselleşme kitabında şöyle bir özet yapmıştır;Günümüz endüstrisi cezbetme ve ayartma üretimine ayarlanmıştır ve cazip şeyler doğası gereği,gelecekten göz kırpıp davet ediyorsa ayartıcı ve baştan çıkartıcıdır.(3)
Tüketici psikolojisini bu şekilde etkilemeyi çalışan endüstrinin en etkili silahlarından biri “tasarım” kavramıdır,çünkü tasarım dünyanın gelecekteki yöneliminden mesajlar taşır.Bu şekilde insanlar yalnızca tüketici karakteristiklerine göre sınıflandıran ve buna göre politikalar geliştiren yaklaşım sayesinde ve standardizasyonun sonucu olarak yavanlık ölçüsüne varacak şekilde yozlaşmaktadır.
Bu işletme formüllerine göre oluşturulan tüketim politikalarının sonucunda insanlar ,çevrelerini saran “yeni tasarlanmış” ürünlerle uyarılmakta ve bu uyarılmayı bekler hale gelmektedirler.Alış-veriş sonrası düşkırıklığıyla daha “yeni” ürüne yönelen tüketici hem tasarımın çöplüğüne bir ürün daha atmış olur,hemde asla bitiremeyeceği bir oyunda kendini başrol oyuncusu zannederek kendine gizliden gizliye dikte ettirilen sloganın doğrultusunda koşar:arzu tatmini arzulamaz,arzu arzuyu arzular.(4)
Çağdaş reklam sektörünün gurularından Jaques SEGUELA’nın yaptığı yorum yukarıda anlatılan saptamayı destekler biçimdedir;
Markalar,sahip olmaya değil varolmaya yararlar.Küreselleşen dünyada tüketici denilen canlı türü,varoluşunu markalar aracılığıla konumlar ve anlamlandırır;kullandığı marka aracılığı ile kimliğini dışa vurur.Büyük markalar tüketiciye,kullanımlarının verdiği hazla birlikte,düş kurmaya elverişli bir imaj sunarlar.(5)
İşte bu tüketim politikalarının oluşturduğu şablonda kilit yeri tutan tasarımcının bu politik tavıra yaklaşım alternatifleri şöyle sıralanabilir;
1.      Boyun eğme ve hatta sistemin bu işleyiş biçiminden fayda umma

2.      Görmezlikten gelme veya farkında olmama

3.      Sistemin işleyiş biçimine tavır alma

Günümüz rekabet ortamında gözü kamaşan tasarımcının genel tavrı boyun eğiştir.Çünkü endüstri,tasarımcıyı hem moral hem ekonomik olarak tatmin etmektedir.Bunu için kullandığı yol ,”yaratıcılık” kelimesini kullanarak onu onurlandırmaktır.Bu kelime aynı zamanda tasarımcının etiketinin parlaklığının da göstergesidir.
Böyle bir yapı içinde “ yaratıcılık” kelimesinin büyüsüne kapılan  ve gururunu taşıyan tasarımcı,amansız bir yarış içinde ,kendi kimlik imajını bir marka imajıymışçasına sunarak kendi pazarında pay kapmaya çalışmaktadır.Böylece mesleğinin etik alt yapısını  ihmal etmeyi bile kabul eden tasarımcı iyi bir tasarımın kriterlerini de gözardı ederek tehlikeli bir meslek adamına dönüşmektedir.
Gerçekte “tasarım” faaliyeti bir “yaratım” değildir,çünkü ortaya dünya üzerinde  hiç varolmamış birşey getirilemez.Yalnızca gerekli malzeme ve fonksiyon bilgisiyle ,bölmek ve birleştirmek pratikleri kullanılarak yeni ilişkiler kurulur.
Yeterli bir semiyolojik araştırmayla “yaratıcılık” kelimesinin anlamı irdelendiğinde,kavramın “hiçlik ortamından varedilen” olduğu ortaya çıkar ki tasarımcının yaptığı “iş” bu değildir.Yaratıcılığın tanımında varolan kavramlar irdelenirken,tasarım etkinliklerinde kullanılan biçimiyle yüzeysel bir estetizm olarak ele almak tamamen hatalı bir tutumdur.
Yaratıcılık kavram olarak temelde insanı ve doğayı yoktan vareden tanrıyı “temsil etmek” için sanatçıya atfedilen bir faaliyet olarak kabul edilmiş ise de asıl amaç insanın dünyadaki varlığının tinsel kanıtı olabilecek göstergeler oluşturmaktır.(6)
Zaman içinde inanç yapılarının sekularizasyonuyla birlikte aynı faaliyet,tanrıya karşı çıkmanın veya onu yadsımanın kanıtı haline dönüşmüştür.
18.yüzyıldaki endüstrileşme sayesinde sanatın alt kavramlarının çoğunu dönüştürerek kendi üstüne  alan “tasarım” kavramı,”yaratıcılık/creation” tanımını da aynı şekilde üstlenerek kendi sektörünün alt yapısını tamamlamıştır.
Yukarıda anlatılan endüstrileşme süreciyle paralellik gösteren tasarım kavramı, bir politik oyunun parçası haline gelmiştir.Bu açıklamalarda sonra yapılması gereken; tasarımcının bu oyunun bir parçası olmaktan kurtulması için etik ve etiket ikileminden sıyrılabileceği bir ahlaki alt yapının kurulmasıdır.    
 Bu bildiride kullanılış biçimiyle  ”olanla olması gereken arasındaki bir mesafeyi tanımlayan etkin faaliyetler olan” etiğin, bu tanımı  doğrultusunda olması gerekene yaklaşacak her etkinlik ileriye umutla bakmamıza yardımcı olacaktır.Bu noktada tasarımcıya düşen sorumluluk; fayda ve lüks tüketim arasındaki belirlenmesi zor ayrımda mesleki ve etik konumunu tam olarak tanımlamasıdır.
Bu yeni etik yapıyı inşa etmek için malları değil insanları temel alan”kitle üretimi yerine kitle için üretim yapan” yeni bir düşünce sistemine ihtiyaç vardır.(7) Bu güne kadar devam eden süreç yukarıda anlatılanın tersi olmuş,yoksul ülkelerin kendilerine yeterli olmalarına ve kendi güçleriyle gelişmelerine engel olan üretim yöntemlerine ve tüketim standartlarına yönlendirilmişlerdir.Sonuç kasıtlı olmasa da(?) yeni sömürgecilik ve çaresizlik olarak karşımıza çıkmıştır.(8)
Kanımızca anlatılmaya çalışılan yeni etik yapıya bağlı bir sistemin kurulması için yapılması gereken de merkezi bir  yönetim sisteminden uzak,küçük ölçekli yerel enerji biçimleri ve malzemesini değerlendiren üretim şekillerinin kurulmasıdır.
Hem birbirleriyle rekabet eden,hemde uzmanlık ve üretim bilgisi alışverişinde iş birliğine giden küçük ve orta boy işletmelerin oluşturduğu esnek uzmanlık modelinin örneklerine Kuzey İtalya’da Bologna bölgesinde ve Güney Almanya’da yaygın olarak rastlanmaktadır.Bu yeni tür üretim organizasyonu,tasarımcılarla yeniden vasıflandırılmış,zanaatkar bazlı işçilerin iş birliği içinde genel amaçlı tezgahlarda çok çeşitli mal üretebilme temeline oturmaktadır.Öğrenme,yeni teknolojilere uyarlanabilme ve yeni teknolojiler yaratabilme bu küçük işletmelerin ortak özelliğini oluşturmaktadır.(9)
Bildirinin başından itibaren eleştirdiğimiz yaklaşım biçimine alternatif olabilecek bir sistem yukarıdaki paragrafta örneklenmiştir.Alternatifler çoğaltılabilir, sadık kalınması gereken tek nokta tasarımcının sonuç olarak hizmet verdiği kişiyi standart tüketici değil,değerlerine saygı gösterilmesi gereken insan grubu olarak görmesidir.
3.SONUÇ
Serbest Pazar ekonomisinin getirdiği “dayanaksız tasarım” olgusunun yüksek toplumsal maliyeti ve seri üretim hızını aşması gereken tüketim hızı sonucu hommo consummatus’a dönüşmüş insanların yaşama alışkanlıklarındaki değişimi gerçekte bir mesleğin nasıl tehlikeli bir silah olabileceğine iyi bir örnek teşkil ediyor.
Bu bildiride söylenen hiçbir şey ilk defa söylenmemektedir.Yüzyılın başlangıcında endüstrileşmenin ve teknolojik yeniliklerin sosyal yaşama etkileriyle birlikte bir çok tasarımcı,düşünür günümüze kadar benzer söylemlerde bulunmuş,bunları yazmış ve yayımlamıştır.(William Morris,Henry Van de Velde,Victor Papanek…vb)
Ancak konusu ”Endüstriyel Tasarımda Rekabet” olan bir sempozyumun bildirilerinin içinde yer alması gereken önemli bir konu olduğuna inancımız bu bildirinin oluşmasını sağlamıştır.
İnancımız ve umudumuz konuyla daha once karşılaşmamış veya ilgilenmemiş kişilerin konu üzerine düşünmeleri gerektiğine  ikna olmalarıdır.Böylece insanı ve onun tinini temel alan yeni bir tasarım etiği inşa etmek mümkün hale gelecektir.




4.KAYNAKÇA
1.      Madra Beral.,(2000-2001).Akımlar,Stiller,Diller,İ.B.Ü.Tasarım kültürü sertifika programı ders notları
2.      Fromm Erıch.,(1982).Sahip olmak yada olmak:Arıtan yayınevi
3.      Bauman Zygmund.,(1997).Küreselleşme,İstanbul:Ayrıntı yayınevi
4.      a.g.e.
5.      Güngören Ahmet.,(1995).Reklamcı ve Şaman,İstanbul:Patika yayınevi
6.      Madra Beral.,(2000-2001).Akımlar,Stiller,Diller,İ.B.Ü.Tasarım kültürü sertifika programı ders notları
7.      Schumacher E.F.,(1985).Küçük güzeldir,İstanbul:Cep kitapları yayınevi
8.      a.g.e.
9.      Dickson David.,(1992).Alternatif teknoloji,Teknik değişmenin politik boyutları,İstanbul:Ayrıntı yayınevi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder