Bu yazının çıkış düşüncesi yeni yayınlanan bir kitaptan esinlenerek oluşturuldu.YEM yayınlarından Mart ayında basılan kitapta zamanımızın önemli düşünürü Jean Baudrillard ve mimar Jean Nouvel bir söyleşide buluşuyorlar.Kitabın orijinal basımı 2000 yılı,proje Maison des écrivains ve Ecole d’architecture Paris-La Villette’e ait. Kendi zamanının ruhunu bilen, yorumlayan ve yönlendiren iki farklı disiplinden profesyonelin birbirlerinin disiplinlerine ve fikirlerine ne kadar aşina olduklarını fark ediyoruz kitabı okurken. Tasarım ve felsefe bağlantısı mimarlık üzerinden tartışıyorlar. Bir sonuca gitmiyor ama gitmesi de gerekmiyor zaten, sohbet ve fikirleri yol alırken izlemek zihinsel olarak oldukça besleyici yeterince. Kitabı okuyunca aklıma daha önce (yanılmıyorsam yine 2000 yılında) İTÜ Taşkışla binasında İTÜ, İÜ edebiyat ve Felsefe bölümlerinin ortak bir panel geldi. Daha sonra panelde yayınlanan bildiriler yine Yem yayınları tarafından basılmıştı. Bildirilerin büyük çoğunluğunda en baştaki kitapta olduğu gibi , referans gösterilen düşünürlerin çoğu dillerini tasarım(özellikle mimarlık) üzerinden kuruyorlar .Derrida ve Bernard Tschumi ortak çalışmasıyla ( ki kendileri bu ortak çalışmaya choral work demişlerdi) yapılan Parc-de-la-Villette , mimarlık ve felsefenin ortak çalışmasının en bilinen örneklerinden sayılır. Felsefe bu anlamda varolanı tanımlamaya,anlamaya ve anlamlandırmaya , daha sonra idealize ederek teorize etmeğe ve hatta tasarım üzerinden pratiğe dönmeye çalışır gibidir.
İnsanoğlu’nun bilinçle varolduğu ilk andan itibaren kaybedilmiş bir cennet mitinin oluştuğunu düşünebiliriz. Yaşadıkları fiziksel çevrenin yarattığı sıkıntılardan kurtulmak amaçlı yaptıkları her türlü düzenlemelerde , hep o yitirildiğine inanılanılan kusursuz yer özlemi vardır. Ulaşılmaya çalışılan outopia / eutopia / evtopia ( olmayan yer / mükemmel yer / mutlu yer ) , gidilecek başka bir yer olmadığı için şimdi ve burada oluşturulmaya çalışılmaktadır çünkü eldeki tek referans bu dünyadır. Otto Rank’ın doğum travmatolojisi dediği doğuş anından itibaren özne kendini bambaşka bir mekanda bulur. Daha önce bulunduğu mekana göre çok daha güvensiz ve atmosferik olarak rahatsız bir mekanda gelir,bu dir bakıma cennetten kovuluş gibidir.Loos ve Scharoun bu durumu bütün bilincin mekansal deneyim içinde temellediğini söyleyerek yorumlarlar. ” ilk doğum anından itibaren içerdeyiz ve dışarıdayız ya da ikisi arasında eşikte ”
Genelde başrolde Matrix üçlemesinden de hatırlayacağımız bir karakter vardır, “ The Architect” ve onun tasarımları. Aydınlanma çağının başında bu Tanrısal iradeyi yeri indiren Descartes ve onun ünlü Kartezyen teorisinin etkisiyle takipçisi Leibneiz da Tanrı’yı mimarlık sıfatı ile anar. Bu dönemden çok daha sonrasında Alman düşünürü Schopenhauer İstenç ve Tasarım olarak Dünya adlı kitabında “ Evren, benim tasarımlarımdan başka ve fazla bir şey midir? “ diyerek yaşam kurgusunun kişinin kendi tasarımına dayandığını iddia etmiştir. Dönem dönem hayatın anlamı üzerine düşünen felsefe tarihinin figürleri Tasarım’ı önemli bir enstrüman olarak görmüşlerdir. Yakın dönemde dil üzerine çalışmalar yapan Wittgeinstein’ın kardeşi Margarete için oldukça Loos’ien bir tarzda tasarladığı ev için ablası Getrude “mantık olup çıkmış ” yorumunu yapmış ve abisinin mimariyi de tractatus’ta olduğu gibi yalın bir dil biçimi gibi düşündüğünü göstermiştir. Yine yakın dönem düşünürlerinden Martin Heidegger
İnsanın duygusal, düşünsel ve fiziksel varoluşunu doğrudan onun bina etme ve böylece kendisini , bulunduğu yeri var etme hissinde toplar.
Benzer bir ifade Norberg-schultz’da da vardır : “Mekan , kavramdan çok bireyin bilinçaltındaki ötekiyle bağlantı kurmaya eğilimlidir,dilin dışsallığını aştığı için herhangi bir sözel metinden çok daha derinlere ulaşır.”
Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere felsefe özellikle varlıkbilimsel araştırmalarını ve bireyin varlık hissini mekan üzerinden tanımlamaya çalışır. Mekan kelimesinin kökü kevn mastarından gelir ve anlamı olmak, oluşmak , var olmak demektir. Kainat ve imkan kelimeleri de bu kökten türemiştir. Mimarların felsefeyi araç olarak kullanmalarının önemli bir nedeni de buradan geliyor olabilir. Anlam arayışı felsefi bir referans gerektirir ve fonksiyon bunlardan en önemlilerinden biridir çünkü fonksiyon anlamla bağlantılıdır.Bir bıçağın kesmesi fonksiyonudur, kesici olması da ereği ve anlamı. Bu durum bıçağın var oluş sebebi haline gelir. Biçimi ise fonksiyonla bağlantılı olmasına rağmen estetiğin alanına girer. Dolayısıyla bir bıçak anlam ve estetik kavramları sebebiyiyle felsefi bir tabanda tartışılabilir bir obje haline gelir. Böylece tasarımın nesnesi üzerine düşünmek ontik 8varlıkbilimsel) bir sorgulamaya dönüşür.Öznel ve nesnel değerler iç içe geçer,algı yoluyla elde edilen bilgiler birbirini doğrular sonuçta anlam ortaya çıkar.
Sonuçta mimarlık kendini bir disiplin ve meslek biçimi olarak tarif ettiği günden itibaren insan ile ilişkisini ciddiye aldığı için yaşam ve anlam boyutunda felsefeden referanslar alarak varlığını devam ettirmesine rağmen , bu disiplinden türemiş olan tasarımın diğer branşları bu tür kavramları kendilerine nedense dert edinmemişler ve bu yönde faaliyet göstermemişlerdir. Son 20 yıl içindeki duyarlı tasarımcıları ve bazı sivil toplum gruplarını saymazsak , tasarım mübadele değerini arttıran bir meta obje / fetiş olmanın ötesine geçememiştir. Örneğin Heidegger veya Deleuze ve Guattari for architects gibi yayınlar olmasına rağmen obje / ürün için bu tür yaklaşımlar ve yayınlar görülmezler. Bu konuya ilgi duyan tasarımcılar , mekan için tarif edilen teorilerinin ölçeğini değiştirip,başka sosyolojik verileri de kullanarak yorum yapmak zorunda kalırlar.
Bu durumda yapılacak en iyi şey tasarımın her türlü ölçeğinde ürün veren bir
düşünür /mimarın sözünü kendimize slogan edinmek olabilir :
“ tasarım, bir meslek değildir, bir düşünme biçimidir.”
Tasarım Gazetesinin 2011 Haziran ayında yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder