Tarihçilerin verdiği bilgiye dayanarak Hz.Musa’nın, Hiksoslar döneminde yani M.Ö.1300’lerde yaşadığını biliyoruz , buradan da yazılı en eski kutsal kitap Eski Ahit’in aynı zamanda yazılı ilk yasa metin olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıdaki cümle ise bu kitabın Vaiz bölümünün giriş cümlesidir. Vaiz , Kral Davud’un oğludur. Davud M.Ö.1100-970 yılları arası hüküm sürdüğüne göre bu metnin yazılışı daha sonradır.
Bu demektir ki gerçek ismi Torah olan ve töre/gelenek anlamına gelen bu kutsal metin aynı zamanda ilk yazılı ahlak metinidir. Bu metinden daha sonra yazılan ilk metin ise M.Ö.7.yüzyılda antik Yunan’da karşımıza çıkacaktır. Mamafih bu metinden önce de Yunan’da sözel bir yasa vardı ancak Drakon Antik Yunan Tarihinde bilinen ilk yazılı yasayı çıkarmıştır. Bu yasa adam öldürmeyle suçlanan kişilerin şehirden sürülmesini öngörmüştür.
Eğer bir kişi, bir başkasının kişisel hak ve özgürlüklerine saldırıda bulunuyorsa, cezası çoğunlukla para cezası oluyordu. Bu konu üzerine çıkarılan yasaların pek çoğu Solon ve Drakon tarafından çıkarılmıştır. Drakon'un hazırladığı yasalara göre ırza geçmenin cezası 100 drahmaydı, hırsızlıktan dolayı verilecek cezaysa çalınan malın miktarına göre değişiklik gösterirdi. Bunların yanı sıra Solon, bir rehber niteliğinde kullanılmak üzere ağaçların, avlu duvarlarının, kapıların, arı kovanlarının bile nasıl inşa edilmesi ya da yerleştirilmesi gerektiği üzerine bile yasalar hazırlamıştır.
Ancak başta söylenmesi gereken bir durum vardır; o da Ahlakın hukuku öncelediğidir. İnsan toplulukları, toplumlaşma aşamasına geçtiklerinden bu yana, her dönemde herhangi bir ahlaka sahip olmuşlardır. Buna karşılık devlet ve hukuk, ahlaka göre geç ortaya çıkmış fenomenlerdir. Devletsiz ve hukuksuz toplumlar olmuştur ancak ahlaksız(bir ahlaka sahip olmayan) toplum olmamıştır.(1)
Hukuk felsefesi öncüllerini Ahlak felsefesinden almıştır, almak zorundadır. Bir hukuk normu, her durumda ve öncelikle bir ahlaklılık taşır.
Ahlak ve hukuk, her şeyden önce, herkesin istediğini yaptığı yerde ortaya çıkacak olan kaosu önlemek gibi bir pratik zorunluluğun ürünleridir. Her ikisi de bir “olması gereken” tasarımından hareketle oluşur veya oluşturulurlar. Aynı zamanda birer toplumsal feno-men olarak, her ikisi de tarih içerisinde değişebilirlik özelliği taşırlar.(2)
İşte şimdi Etik tarihinde yaklaşımların ve tariflerin nasıl değiştiğini göreceğiz. Antik Yunan’dan günümüze uzanan etik araştırmalarını tarihsel olarak özetleyeceğiz. Bu çalışma için elimizdeki ilk kaynak Homerik yazarların metinleridir. Daha önceki derste de bahsedilen “aghatos” bir sıfat olarak ilk defa Homeros’un şiirlerinde kullanılmış-tır. Homeros’un şiirlerinde yansıtılan toplum, bir insan hakkında verilebilecek en önemli yargıların, onun kendi payına düşen toplumsal işlevini yerine getirme tarzıyla ilgili ol-
duğu bir toplumdur. Bu işlevi yerine getiren insan ise “arethe”(erdem) sahip demektir.(3)
Tarihsel akışa devam ettiğimizde karşımıza Sofistlerin kurucusu sayılan Protagoras çıkar. M.Ö.481-420 yılları arasında yaşamış olan düşünür “ İnsan her şeyin ölçüsüdür,
Var olan şeylerin varolduklarının ve varolmayan şeylerin varolmadıklarının “ diyerek Etik’te göreceliliğin(relativizm) ilk argümanını geliştirmiştir. Ancak bu argümanla Protagoras, her şeyin bireysel bir özneye göründüğü gibi varolduğu tavizini verirse, o zaman hiç kimsenin hiç yanlış yargıda bulunamayacağını kabul eder görünür. Düşünür, bu durumdan, bazı insanların başkalarınınkinden daha iyi etkiler meydana getirdiğini ileri sürerek bu güçlükten kaçmaya çalışır.(4)
Bu teorideki eksiklikleri saptayan Platon ( M.Ö.427-347 ) etiği daha evrensel bir sisteme oturtabilmek için ustası Socrates’in fikirlerini ödünç alır ve onları bir düzene sokar. En başta bahsettiğimiz “iyi “ kavramının temelde bir bilgi olduğunu savunan Platona göre eğer biz iyi’yi ve ona nasıl ulaşabileceğimizi bilirsek, doğal olarak onu elde etmeye çalışacak şekilde davranırız. Bu duruşa göre kötü, bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Ona nasıl ulaşacağımız sorusunun cevabı ise şudur; iyi hayatın doğasını saptamak zihinsel bir iştir ve bu da matematik doğruları keşfetmeye çok benzer.(5)Platon’a göre aslında insanların yaşayabileceği sadece ve sadece bir tek iyi hayat vardır. Bu açıdan iyilik iki artı İki dört eder şeklindeki matematik hakikate benzer.(6)Bu yaklaşım ileride göreceğimiz nesnellik kavramının ilk örneklerindendir.
Platon, kendi teleolojisi doğrultusunda, doğayı en yüksek idea olarak iyi ideası(en yüksek iyi) altında her şeyin işlevsel olarak birbirine bağlandığı bir düzen içerisinde görür. Böyle olunca, işlevini yerine getiren insan, erdem sahibi insandır. Erdem (arthe) ,
Bir işlevi yerine getirme yeterliliği, becerisi ve kapasitesidir.(7)Platon’a göre 4 temel erdem vardır :
- Kanaatkarlık
- Cesaret
- Bilgelik
- Adalet
Kanaatkarlık bedenin arzularını düzenlerken, Cesaret kalbe yön verir, Bilgelik akla yön verir ve Adalet yukarıdaki üç sınıfa da gereklidir.
Platonculuğa yapılan iki eleştiriden biri, bazı insanların doğru eylemi bildiği halde doğru olmayan davranış ortaya koymalarıdır. Bir diğeri ise bilimsel konulardaki veriler bir araya geldiğinde analitik yaklaşımın bir sonuca ulaşabilmesine rağmen ahlaki konularda süreç ve iki yararlı sonuçlarda hangi kararın verilebileceğinin kişiye kalmış olmasıdır.
İdeal iyi kavramını miras alan sonraki düşünür Platon’un öğrencisi olan Aristoteles’tir ve
Ona göre sağduyulu insanların “iyi” olarak düşündükleri çeşitli hayatların hepsinin tek bir temel özelliği içerir : mutluluk (eudaimonia). Ve yine Aristoteles’e göre mutluluk , ruhun erdeme göre hareketidir. Üzerine ekleme yapılamayacak bir tam’lık durumudur.
Aristoteles doğru eyleme ulaştıran erdem için Altın Orta formülünü geliştirmiştir. O’na göre mutlu olmak iyi beslenmek gibi bir şeydir. Bir insanın iyi beslenmesi için ne kadar yemesi gerektiği ise Altın orta formülüyle belirlenir. Doğru miktar, çok yeme ile az yeme arasında bir “orta”dır. Mutlu olmak için kişi cesur, cömert, onurlu, esprili, alçakgönüllü gibi niteliklere sahip olmalıdır. Oysa Aristoteles’in bahsettiği bu erdemler, itidalle ilgilidir; cesaret korkaklıkla atılganlığın ortasıdır, cömertlik savurganıkla pintiliğin ortasında, onur kibirle kendini küçük görmenin ortasındadır. Ancak bunlar evrensel ortalar olamazlar, kişiden kişiye değişirler. Bazıları başkalarına göre daha cesur veya daha az cesur olabilir, önemli olan o dengenin ve miktarın o kişi için uygun ve iyi olmasıdır. Bizi erdemli ya da erdemsiz kılan o “altın orta”yı bulamamış olmamız veya ona göre davranıp davranmamış olmamızla belirlenir.
Aristoteles etiğine yapılan eleştiri ise; “altın orta” formülünün işlemediği durumlardır. Örneğin sözünde durma ile durmamanın veya doğruyu söyleme ile söylememenin ortası yoktur. Bunlar Platon etiğine göre mutlak erdemlerdendir. Ayrıca “itidalli” olmadığı halde bir davranışın uygun davranış olduğu bir takım durumlar da vardır.
Platon’un katı işlevsel yükümlülük fikrine göre Aristoteles daha yumuşaktır ve bu durum onu hazcılığa kaydırabilir. Hazcılık ta mutluluk temelli bir etik yaklaşımdır. Bu okulun en güçlü düşünürü Aristippus (Senior) mutluluğu, otonomi ve rasyonelliği bırakmadan haz verici duyulardan zevk almayı olarak tanımlar. Ondaki bu rasyonellik unsuru oldukça relativist olup yine de kendi kendini idare etmenin Sokratik bir bağlantısı olmuştur.
Daha sonra değişime uğrayan hazcılık, geçmişi yok sayıp, geleceğin belirsizliğinden de çekinip anın içindeki hazzı azamiye çıkartmayı amaç edinmiştir. Var olduğundan emin olduğumuz her şey şu an tecrübe ettiğimizden başka bir şey değildir. Dolayısıyla , şu an ki mevcut duygular , gerçekten değerli olan şeyin yegane rehberidir.
Bu okulun ileriki düşünürlerinden en önemlisi Epikuros’a göre ise mutluluk , acının yokluğudur. Bazı hazları, açıkça, acı eşlik ettiği için, Epikuros acının eşlik ettiği ve etmediği hazları ayırır ve sadece ikincileri kabul eder. Sonuç olarak haz temelli başlayan öğreti gayet mütevazi bir yaşamı,hatta nerdeyse bir münzevi yaşamını öğütler hale gelmiştir. Hatta kendi yazdığı mektuplarda şu tip cümlelere rastlanır ; Ben ekmek ve suyla yaşamımı sürdürürken bedenimle hazla heyecanlanıyorum ve lüks hazlara,bizzat kendilerinden dolayı değil,bilakis onları takip eden sıkıntılardan dolayı ,tükürüyorum.
Epikuros’un yaşadığı dönemde Atina için savaşlarla dolu çalkantılı bir dönemdi. Makdonyalılar karşısında uğranılan bozgunlar sonucu hem ekonomi hem de demokratik kent devleti yapısı çökmüştü. Parlak devirlerin parlak devlet adamları, şair, heykeltraş ve sanatçıları da yoktu artık. Üstelik o zengin felsefe geleneğinin yaratıcısı okullar-sofistler bu yıkıntıların altında kalmışlardı. Yıkılan Yunan site devletleri ve sonrasında İskender’in imparatorluğunun çöküşü yüzünden insanlar toplumsal kurtuluş umutlarını yitirmiş olarak bireysel kaçış biçimi geliştirdiler. Bu yeni yaklaşıma göre hükümet,özel mülkiyet, evlilik, din vb. kavramların değersiz olduğu savunulmuştur. Eğer kurtuluş isteniyorsa, bu kurtuluş toplumun reddedilmesinde ve sade bir hayata dönülmesiyle mümkündür. Bu yeni okulun izleycilerine Knikler denmiştir, en önemli ve bilinen temsilcisi Diogenes’tir. Dünyanın temelde kötü olduğuna inanırlar ve iyi hayat için dünyaya iştirak etmekten kaçınmak gereklidir. Görüldüğü gibi oldukça asosyal bir öğretidir ve ilk dönem Hristiyan felsefesinin gelişmesinde önemli bir referans olmuştur. Rahipler, sade, tutumlu, manastıra kapanarak yaşar ve Tanrı’ya ulaşmasını engellememesi için dünya hayatını kenara iter.
Yazılı tarihin kendisi dikkate alındığında kısa sayılabilecek bu süre içerisinde bu kadar çeşitli etik tariflerinin yapılmasının bir sebebi var , konjonktür. İnsanlar büyük felaketlere maruz kaldıkları zaman hazzı , çöken bir dünyada huzur ve güven sağlayan bir şey olarak görebilirler. Bu açıdan , hazcılık ümitsizlikten doğan bir felsefe olarak düşünülebilir.
Antik Yunan öğretilerinde genel bir bakış attığımızda birkaç türlü sınıflandırmamız mümkün ; öznelci/nesnelci ayırımının ilk defa yapıldığına , relativizm/universalizm ikiliğinin ilk defa görüldüğüne, erdemler etiğinin ilk tariflerine , hayatın anlam ve amacının mutluluk(eudomonia) olduğuna ilk defa şahit oluyoruz. En azından bir yazılı metinde ve alt yapısı günlük hayattan destek alınmış düşüncelerle ilk kez.
Kronolojik irdelemeye devam ettiğimizde Hristiyanlık öncesi son güçlü akım olan Stoacılık karşımıza çıkar. İskender’in tahtının yıkılışından sonra Tüm Yunan’da ve Hristiyanlık öncesi Roma imparatorluğunda hakim olan fikirin kurucusu Zenon’dur.
M.Ö.3.yüzyılda bir sundurmada ders verdiği için ve yunanca sundurma kelimesi “stoa” olduğu için adını buradan almıştır. Zamanının siyasi ve ekonomik çöküntüsünden sıyrılmanın yolu olarak “ dış etkilere kayıtsız kalmayı öğren “ düsturunu kullanan stoacılar, dış etkenlere kayıtsız kalarak, onların etkilerden de bağımsız olunacağını savunmuş, bunun başarılmasını için gereken gücün erdemde bulunduğuna inanmışlardır.
Kişi kaderini sevebilirse ve değiştirmeye gücünün yetemeyeceği ilahi bir düzenin parçası olduğuna inanırsa erdemli birisidir. Ancak bu yaşam biçimi dünyadan el etek çekmeyi gerektirmez, yalnızca hazzın tuzağına düşmemeye dikkat etmesi yeterlidir.
Stoacılığın temel etkisi, iyi ya da kötü kişi olmanın sorumluluğunu toplumdan çok doğrudan kişiye yüklemesidir.(8) Bu anlamda kişi karakterini geliştirebiliyorsa stoacılığa göre, aslında kaderini değiştirme özgürlüğü de var demektir. Bu fikir de ilk düstur olan değiştirilemez kaderi sevme ilkesiyle çelişir.Ayrıca bir dostun ölümüne kayıtsız kalmak bir çok insana duygusuzca gelebilir.Bu temel eleştirilerin haricinde ,eğer yaşam koşulları değişirse ve kayıtsız kalmamızı gerektiren kötü yaşam koşulları ortadan kalktığında Stoacı düşüncenin de çekiciliği de ortadan kalkar. Nitekim Stoacılık daha iyi bir dünya tasarlamak için kurulmamış, tam tersi sadece mütevekkil bir uyum taraftarı olup, yaşama karşı pasif bir duruş sergilemiştir.Apathia (tepkisizlik/kayıtsızlık) bu anlamda Stoiklerin asıl söylemi haline gelmiştir. Hatta Stoiklerdeki apathia Epikür’ün ataraksia’sına (dinginlik) denk gelir. Bir yandan ilahi bir yasaya inanıp diğer yanda bu yasanın hüküm sürdüğü evrende aklı ve determinizmi kullanarak varolma çabası çelişkili gibi görülebilir. Ancak Stoiklerin tek bir ilahi evren fikri, onların site’nin(polis) vatandaşı değil, kozmoz’un yurttaşı olmasını sağlamış, böylece tek bir akılsal insan doğasının varlığına inanmışlardır. Stoacılık esas itibariyle bu bakış açısıyla bir erdemler etiği örneğidir. Doğaya uyumlu yaşamak bilgelik gerektirir, bu aynı zamanda doğanın düzeninin kabuluyle tevekkül’ü de bir erdem olarak sunar ve amaç ruhsal bağımsızlığı elde etmektir.(9)
Daha sonraki bin yılı etkileyecek ahlaki süreç olan Hristiyan ahlakı da aynı yaşam koşullarında ortaya çıkmış ancak, insanların güçlükleri yenmek için yapabilecekleri yapıcı ve olumlu önlemleri de teklif etmiştir.
Genel olarak diyebilir ki ; Antik Yunan bireyin mutluluğuyla ilgilenmiş, hayatın anlamını bu taban üzerine oturtup bu konu da araştırma yapmış, tüm sorularını ona ulaşabilmenin yolları üzerine sormuştur. Bundan sonra görülen tüm ahlaki yaklaşımlar bu mirası reddecek ve farklı öneriler ve yaklaşımlar geliştireceklerdir.
(1)Doğan ÖZLEM/Etik,Ahlak felsefesi/Say/2010
(2)a.g.e.
(3)Alastair MacIntyre/Ethik’in Kısa Tarihi/Paradigma/2001
(4)Doğan ÖZLEM/a.g.e
(5)Mehmet TÜRKERİ/Etik Kuramları/Lotus/2008
(6)a.g.e.
(7)MacIntyre/a.g.e.
(8)Mehmet TÜRKERİ/a.g.e.
(9)Doğan ÖZLEM/a.g.e
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder