Bu cümleyi unutalı çok zaman olmuştu,hatta bütün filmi bir an bile atlamadan izleyip sonunda hayret ve hoşluk hissiyle sonrasında uzun düşüncelere dalmış olmama rağmen unutmuştum.Geçen günlerden birinde Hakan Gencol’la yaptığımız bir sohbette hatırlatmıştı dostum.Peter Sellers’in oynadığı ve neredeyse kariyerinin en önemli filmi sayılan “ being there ” filminin kapanış cümlesiydi bu.Filmde geçen konu başkaydı ama ben bir şekilde bir yolunu buldum ve bu günkü konunun başlığı haline getirdim bu cümleyi.İnternette muhtelif tercümeleri olmasına rağmen ben bu cümleyi “ hayat bir zihin durumudur ” diye tercüme etmek istiyorum.Bir zihin durumu...Herhangi zihin durumlarından biri gibi yani...
Bireyin hayatı algılama biçimini tarif ediyor cümle. PostModernitenin pek de sevine sevine getirdiği muğlaklık ve relativite (görecelik) kavramının bir yansıması aslında biraz da. Nasıl yaşandığının doğrudan bireyin zihinsel kabullerine , yargılarına ve seçimlerine bağlı olduğunu anlatıyor. Hayatın içindeki duruşunun bilinçli veya bilinçsizce ama zihinsel bir eylemle oluşturulduğunu söylüyor. Bu durumu bilinçli olarak kurmak zaten yeterince zorken bunu hayatın her anına yaymak daha da zor hale geliyor birey için ve hayatın içinde , yaptığın işte en çok bunun yansımasını görmek mümkün. Yani seçtiğin meslekte,mesleğin içinde yaptığın branşlaşmalarda veya etik kabullerinde...
Etiği de “kişisel vicdan muhasebesi”ne indirgeyen postmodern zaman,onun da bütün evrensel(!) kurallarını yok sayıp göreceli bir yaklaşımı destekliyor. Bu durumda kişi sayısı kadar etik yaklaşım biçimi oluşuyor ve her birey bu önemli kavramı kendi için tekrar tarifliyor ve sınırlıyor. Gerçekte ise etik bireyin pratiğini yargılayan ilkeler dizisidir. Dolayısıyla göreceli olamaz. Vicdan sahibi bir muhafazarkarlıktan çoğul hakikatlerin sahası olmak durumundadır.
Konuya bu açıdan yaklaşmamın sebebi özellikle tasarım’ın da insanlığı doğrudan ilgilendiren birtakım meslekler(siyaset,bilim,tıp,hukuk vb)gibi bir etiğin kurulmasına ihtiyaç başgöstermesidir. Hukukçuların ilk ilkesi ”cezasız suç olmaz” düsturudur. Ancak tasarım dünyasında son onbeş yılda yaşananlar göstermiştir ki cezasız suç olabiliyor. Tasarımcının mesleğine bakış açısına bağlı olarak sadece erk’e bağımlı ve “fayda ve yenilik” kavramlarından uzak tekrarlarla yaşadığımız dünyayı bir stereotip ürünler çöplüğüne çevirmesi bir yana,bu ürünlerin üretim aşamasında kullanılan doğal malzeme,enerji ve zamanın dünyanın ömründen yemesi her tasarımcının üzerinde düşünmesi gereken bir problemdir. Ne yazık ki etik kurallar yazılı,genel kabul üzerine uyulması gereken yasalar gibi değillerdir. Ne yapılması gerektiğini söyleyemezler, ancak birey bulunduğu özgül durumda bir seçim yaparak kendi sorumluluk alanını belirler ve ona göre davranır. Tasarıma ilişkin bir etik oluşturma teşebbüsünde bulunulduğunda referans alınabilecek en yakın etik tıp etiğidir çünkü doğrudan insanı, hayatını ve varlığın devamlılığını amaçlar niyetle oluşturulmuştur. Ve tıp etiğine göre ilk iki kural
§ Öncelikle zarar verme ( primum non nocere)
§ Yararlı ol ( utilis esse )
dir ve bu iki kuralı aynen tasarım etiğine aktarmak mümkündür. Çünkü yaptığınız tasarım her ne olursa olsun ( grafik,End.Ürün,mobilya veya mekan farketmez) öncelikle varlığın devamlılık kuralına yakın veya uzak gelecekte ket vurmamalıdır. Daha da önemlisi o ürünün varlığının amacı insanın hayatını kolaylaştırıcı ve faydalı olmalıdır. O ürün olmasa dünyada ne değişirdi sorusunun anlamlı bir cevabı olmalıdır.
Son yıllarda yaşamın devamlılığı kuralının o yaşamı bu dünya üzerinde paylaşan her birey için geçerli olduğunu farkedilmiş, hatta bu zincirin kopması durumunda diğer baklaların da kopacağı anlaşıldığı için ( toplumsal fayda teorisine göre ! yani insanın yaşamına verdikleri değer için değil kendi yaşamlarına verdikleri değer için ) dünyada zaten son oy yıldır var olan “good design” kavramı “design for good” kavramına dönüşmüştür ve bu yönde tasarım faaliyetleri hız kazanmıştır. Ülkemizde henüz tasarımı kabuk tasarımı ve form oyunu zanneden tasarım elitlerinin yanında bu yeni kavrama gönül verecek genç tasarımcıların da yetişmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Bu eğilimi genç tasarımcılara aşılamanın önemini öncelikle eğitimcilerin farkedip eğitimlerine bu yönde şekil vermeleri gerektiği ortadadır. Eğitim sürecinde verilecek sorumluluk etiği gelecek tasarımcı nesillerin yaşadıkları çevreye çok daha duyarlı olmalarını sağlayacaktır. Böylece başlıkta da bahsettiğimiz zihinsel durum değişecek ve sonuçta yaşadığımız çevreyi çok daha yaşanılabilir hale getirecektir.
Etiğin tarifi :
Ahlaka dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi."
Albert Camus
Etik sözcüğü Yunanca gelenek anlamı taşıyan Ethos sözcüğünden gelmektedir. Bu anlamda etik , genel inançlarla,tavırlarla ya da alışılmış davranışları yönlendiren kurallarla ilgilidir.
A. İnam'ın yazısında etik şöyle geçiyor: "Ethos, günlük yaşamdaki ahlaksal durumların, eylemlerin, değerlerin, topluluk temelinde, yerel, geleneksel, töresel özelliklerini içerdiği gibi, evrensel boyutta aksiyolojik kodlamaları, kuralları, değerleri; bunlarla ilgili tartışmaları da kapsar. Bir felsefe disiplini olarak ethik, ethosu konu alır, ondaki değerleri, yargıları, görüşleri irdeler, tartışır, ona öneriler sunar... Ethos'da, sorumluluklar, ödevler, yükümlülükler, haklar, gelenekler, töreler yaşanır. Hukuk, ethosu yasalar çerçevesinde düzenlemeye çalışır.Ahlak ; bireyin varoluşunu garanti altına alabilmesi için diğer bireylerle yaptığı bir anlaşmadır.(Spinoza / varlıkta sebat )Toplumun diğer bireyleriyle, belirlenmiş kurallara göre davranması koşulunda zarar görmeyeceğine dair gizli anlaşma yapılır. Karşılıklı öz-çıkar, saldırganlığı ve şehveti yasaklayacak zorlayıcı kurallar koymak ve bu kuralları çiğneyenleri cezalandıracak vasıtalar oluşturmak için insanlar bir araya gelir ve ahlak kurallarını ve hukuku oluştururlar. Her ikisi de bir “olması gereken “ tasarımından hareketle oluşur veya oluşturulurlar. Her toplulukta ve dönemde bu ahlak kuralları değişebilir ancak içindeki ana kavramlar varlıklarını sürdürler. Mesela “iyi” kavramı dönemlere ve toplumlara göre değişse de varlığını yitirmez, sadece tarifi değişir. Bu yüzden Nicolai hartmann, ”ahlaklar çokluğuna karşı etik tekdir” der.
Gerçekte etik teorilerini oluşturan her filozofun insanın doğasına karşı farklı yaklaşımları vardır. Kimine göre doğuştan hırslı ve bencilken insan kimine göre duygusal ve iyidir. Ve bu yaklaşımlarda değerler de kişiye ve zamana göre değiştiği için hiçbir zaman ortak bir yaklaşıma varılamaz.
Antik yunanda “iyi” kavramı bizim algıladığımız iyinin çok ötesinde bir kavramı tarif eder. Kelimenin yunanca karşılığı olan “aghatos” gerçekte homerik bir soylunun rolüne özgül olarak iliştirilen bir yüklemdir ve tam karşılığı “krallara yakışır, cesur ve marifetli olmak “dır.
Aghatos olabilmenin ön koşulu ise “arethe” ‘ye(erdem) sahip olmaktır. Toplumsal olarak üzerine düşeni yerine getiren insan arethe sahibidir ve bu yüzden aghatostur aynı zamanda. Bunun zıddı olan “aidos”(utanç) ise kendi payına düşen rolü oynayamayan insana denir.
Bu durumda akla gelen iki soru vardır :
- Bu hayatta benim rolüm nedir ya da nasıl yaşamalıyım ?
- Bu yaşama ulaşmak için nasıl davranmalıyım?
Bu temel soruların yanıtı hep tektir : “ doğru olanı seçmeliyim” ancak bu doğru her filozof ve okul için farklıdır. Bu seçimler hep ikilem olarak karşımıza çıkar; olması gereken ve olan,zorunluluklar ve gereklilikler gibi….Bu yapacağımız seçimlerde eylemimizin doğuracağı sonucun tüm getiri ve götürülerini de peşinen kabulleniriz, işte bu eylemin sorumluluğunu üstlenmektir.
Daha ilk çağdan beri rastlanan ve günümüzde de sürüp giden iki temel etik içi yönelim, iki ana doğrultu olmuştur. Sofistler (protogoras) “her şeyin ölçütü insandır” diyerek felsefi ilgiyi doğadan insana çekerlerken;aynı zamanda etik tarihinde göreciliğin (relativizm) ilk temsilcileri oluyorlardı. Sofistlerin gözünde herkes için genelgeçer yarar ve hazlar yoktur. Yararlar ve hazlar insana göre olmaktan öte, insanına göredirler.
Öte yanda insanın ahlaksal yaşamını evrensel ilkelere göre düzenleyen bir rasyonel/evrensel ahlak geliştirmek konusundaki çabalarıyla , Socrates ve Platon’un felsefe tarihinde etik evrenselciliğin (üniversalizm) temsilcileri oldukları görülür.
İşte etik tarihi boyunca bu iki düşünce çeşitli filozofların eline malzeme olarak kullanılacak ve kendi zamanlarının etik kuramlarının alt yapısını oluşturacaktır. Şöyle ki;
Ahlak felsefeleri kendi zamanlarının ürünüdür, insanlar büyük felaketlere maruz kaldığında, anlık hazzı ellerindeki tek kullanılabilecek kavram olarak düşünebilirler. Bu zamanlarda ortaya çıkan etik yaklaşımlara teselli felsefesi de denebilir.
Bu şekilde , bütün etik teoriler insanların ya kendi kişisel hayatlarından ya da içinde yaşadıkları dünyadan hoşnut olmadıkları için ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan sanat felsefeleriyle de paralellik gösterirler. Nasıl ki sanatçılar, yaşamda aksayan, rahatsız eden, günlük yaşam içinde aksayan sorunlara parmak basıp kendi stillerinde bunu ifade etmişlerse, aynı şekilde filozoflar da , insanların gerçekte davranış ortaya koyma tarzından hoşnutsuz olmadıkça insanın nasıl davranması gerektiği hakkında teoriler geliştirmezler, onlar bu teorileri, görebildikleri kadarıyla durumu değiştirmeye yönelik bir öğüt olarak önerirler.
Bu dersin amacı etik tarihindeki belli başlı kavramları ve önemli düşünürleri fikirleriyle birlikte özet olarak öğrenmek, erdem ve değerler gibi kavramları irdelemek ve daha sonra günümüz dünyasında tasarımın misyonu olarak etiğin yerini araştırmaktır.
Dönem boyunca, bilinen ilk etik metin olan Kitab-ı Mukaddes’teki 10 emirden itibaren M.Ö.350’lerde yazılı metinlerdeki antik yunan düşünürlerinin geliştirdikleri etik bilgisi, tarihsel sıralamaya göre işlenecektir. Etiğin baş konusu olan değerler kavramı ayrıca tarihsel özet bittikten sonra araştırılacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder