Aralık ayının ilk haftasında ev sahipliğini Mimar Sinan Üniversitesinin üstlendiği bir sempozyum yapıldı. Endüstride/ Tasarımda/ Eğitimde 40.yıl konulu sempozyumda 39 bildiri yazılı olarak sunuldu. Ayrıca bunların büyük bir kısmı da sözlü sunuma davet edildi. Kendine bu disiplinin farklı konularını dert edinmiş meslek adamları tasarımla ilgili sıkıntılarını paylaştılar. Tabi bu sıkıntı ve konularda üst başlıklar geniş tutulunca çok çeşitli konuların bulunduğu bir sempozyum yayını ortaya çıktı. Hepsi tek tek bir ana başlık olabilecek tasarım tarihi, yöntemi, uygulama deneyimleri, kuram, hukuk ve hatta sosyo-kültürel tüketici davranış modelleri bile birer alt başlık olarak kitapta yer aldılar. Üç günlük bir süre içinde bütün bu alt başlıklar sunumlarını tamamlayınca bilimsel bir sunumdan daha çok herkesin içini döküp rahatladığı bir mecra ve kürsü haline gelmiş oldu. Bu durumun ilk akıla gelen sebebi bu tür sempozyumların ülkemizde gerekenden az yapılması ve daha odaklı konular yerine TASARIM üst başlığını kapsayan her alt bileşenin nezaketen kabul edilmesi diye düşünülebilir.
Tasarım gazetesinde yayınlanmış önceki yazılardan birinde de tarafımdan bahsedildiği üzere tasarımcı’nın ortaya çıkardığı her ürün, kavram veya hizmet aslında o tasarımcının ütopyasının bir parçasıdır ve o ortaya çıkan şeylerin bütünü an sich olarak o ütopyayı bütünler. Bu durum bir anlatıcının öykü anlatması gibidir. O sırada anlatılan öykü, anlatıcı ile dinleyicinin müşterek kabul ettiği bir ütopik bir evrendir ve öykü anlatılırken hem anlatıcıyı hem de dinleyiciyi var eder. Ürün de aynı kaderi paylaşır, tasarlanırken tasarımcıyı var ederken, kullanırken de kullanıcıyı var eder. Çünkü ürünlerin her biri o ütopyaya ulaşma çabasıyla ya mevcut zaman algısıyla ilgili bir problemi çözer ( çoğunlukla geçici olarak yavaşlatır, durdurur ya da hızlandırır ) ya mekanla ilgili bir sıkıntıyı giderir, ya da mekan ve zamana sıkışmış benliği özgür bırakır. Yukarıda bahsi geçen sempozyum metinlerinde işte mesleğe dair bu soyutlamalar ve kişisel ütopyalar yer aldı. Yaşamı aralıksız bir akışkana benzettiğimizde ( Heraklitos) hiçbir şeyin sabit kalamayacağını idrak ederiz ve ne kadar istesek de değişimin olduğu yerde değişmeyen evrensel değerlerin veya normatif kuralların varlığı abes hale gelir. Bu durumda zamanın ruhunu fark edip ona göre yaklaşım geliştirmek tasarımcı / eğitimci için zorunlu bir görevdir. Ne kendisinin ne de yeni jenerasyon tasarımcıların patinaj yapmaması, içinde bulundukları zaman dilimine göre davranış geliştirilebilmeleri için bu tür kavramsal revizyonlar gereklidir. Değişen zamanla birlikte Tasarımcı’nın da toplumdaki rolünü fark etmek çok önemlidir.
Şöyle ki; İnsanlık tarihinin başından itibaren toplum, kontrol edilmesi, gözlenmesi ve yönlendirilmesi gereken bir kitle olarak algılanmıştır ve insanlık tarihi kadar eski olan politik teorilerle bu kontrolün yolları aranmıştır. Aydınlanma çağına kadar teist destekli rejimlerle kalıba alınan toplumları endüstri devrimi ile birlikte kontrol etmek zorlaşmış ve yeni yaklaşımlar geliştirmek zorunda kalınmıştır. Endüstrinin gelişimi toplumların içindeki sınıfların tanımlarını değiştirmiş, üretim miktarlarının artışıyla birlikte toplumlar tüketicilere dönüşmüştür. İşte bu dönemlerde toplulukları kontrol etme işi bir bilimsel faaliyet alanı olarak tanımlanmış, toplum mühendisliği teorileri böylece geliştirilmeye başlanmıştır. Multidisipliner bir grup olan toplum mühendisleri, kitlelerin duygu ve tepkilerini, istek, sevgi ve tutumlarını yönlendirmek gibi yetileri içeren bir işi gerçekleştirirler. Özellikle 2.Dünya savaşından sonra gittikçe artan rolüyle tasarım kavramı ve tasarımcı da bu multidisipliner grubun önemli bir üyesi olmuştur.
Neyin doğru, neyin iyi ve neyin güzel olduğu sorularını yanıtlamak üzere 3000 yıllık bir geleneğin deforme edilmiş normatif değerleri toplumlara dikte ettirilir. Bu şekilde estetize edilmiş hayatlarımızın yönetilmesi için – kendi varoluş amacından saptırılmış olan- tasarım kavramı önemli bir enstrüman olarak kullanılmaktadır.
Böyle bir zaman diliminde Tasarımcı/ eğitimcinin üzerine düşen misofobik bir davranış göstermek ve tasarımın daha fazla kirlenmesini engellemeye çalışmaktır. Ancak bu şekilde yaşamın sürdürülebilirliği tasarımcı’nın farkındalığıyla devamlılık kazanacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder