14 Ocak 2012 Cumartesi

“ Biz cennette yaşamak üzere yaratıldık “ Franz KAFKA

İnsanoğlu’nun bilinçle varolduğu ilk andan itibaren kaybedilmiş bir cennet mitinin oluştuğunu kabul edersek yaşadıkları fiziksel çevrenin yarattığı sıkıntılardan kurtulmak amaçlı yaptıkları her türlü düzenlemelerde, hep o yitirildiğine inanılanılan kusursuz yer özlemi vardır. Ulaşılmaya çalışılan outopia / eutopia / evtopia ( olmayan yer / mükemmel yer / mutlu yer ) , gidilecek başka bir yer olmadığı için şimdi ve burada oluşturulmaya çalışılmaktadır çünkü eldeki tek referans bu dünyadır. Otto Rank’ın doğum travmatolojisi dediği doğuş anından itibaren özne kendini bambaşka bir mekan’da bulur. Daha önce bulunduğu mekana  göre çok daha güvensiz ve atmosferik olarak rahatsız bir mekanda gelir,  bu bir bakıma cennetten kovuluş gibidir. Loos ve Scharoun   bu durumu  bütün bilincin mekansal deneyim içinde temellediğini söyleyerek yorumlarlar. ” ilk doğum anından itibaren içerdeyiz ve dışarıdayız ya da ikisi arasında eşikte ”.

Ama unutmamak gerekir ki cenneti cennet yapan orada bir iyi ve kötü’nün bulunmamasıdır. Orada bir seçim yapılamaz ve zaten bunu yapmaya gerek yoktur. İyi ve kötü’nün olmadığı yerde bir yargı ve seçim’de yoktur. Havva’nın cesareti Prometius’u aşmıştır. Özgür iradeyle verili doğruları değil kendi seçim hakkının büyük bir ceza karşılığında elde etmiştir. Verili değil de kendi seçimlerine dayalı mutluluğu arama hakkı o zaman insanoğlu’na bahşedilmiş ancak arananın bulunamama  acısı da kendinden kaçılamayacak hale gelmiştir. Bu durumda yaşamın motivasyonu hazzı artırmak ve acıyı mümkün olduğunca azaltmaya dönüşmüştür. Olan’dan yola çıkarak bir  olması gereken’e ulaşmak için gereken düşünce biçimi ve fiil’ler düşünürlere Nasıl yaşamalıyım? Sorusunu sordurmuş, bu soru zamanla mutluluğa nasıl ulaşırım’a dönüşmüştür. Toplu yaşamanın kurallarını insanüstü bir otoriteye bağladıktan sonra onu da yere indiren insanoğlu aydınlanma ile beraber bireyi keşfetmiş, bireyin haklarını savunmaya başlamıştır. Kendini keşfeden birey, hep biri öteki bulup varlığını o ötekinin varlığına yaslayarak tanımlamıştır. İnsanın varoluşunu yapan en önemli öğe bilinçtir. Bilinçle nasıl yaşanacağını seçer. Seçmeye zorunludur. İnsan için seçme dışında yol yoktur.(1)  Satre’ın ‘varoluş özden önce gelir ‘ sözü de tam bu sebeple söylenmiştir; kişi önce varolur yani yaşar. Ortaya çıkan şey ‘öz’dür. Bir insanın tüm özü, ölüp defteri kapandıktan sonra yaptıklarının tümüdür.
Öteki’lerin çokluğu ve onlarla birlikte yaşama zorunluluğu bir takım kurallar gerekirmiş ve ahlak sistemleri bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu anlamda ilk öteki Tanrı’dır . Tanrının mutlak kuralları bireye seçme hakkı bırakmaz ancak kontrolü yine de haz ve acı sistemine bağlar. Kurallara uyan birey ya haz alır/mutlu olur (önünde sonunda/bu dünyada veya öte dünyada) ya da acı çeker. Etik birey üzerinde çalışır ama toplumun yapısını koruma amaçlıdır. Topluluk düzeni sorunsuz devam edebildikçe birey için yaşam ortamı oluşur. Yani ahlaklı olmak mutluluğun sağlanmasında diğer insanlarla uzlaşmaya varabilmektir. 

Yazılı tarihin başlangıcından itibaren moral filozofların söylemlerini incelediğimizde düşünürlerin elindeki tek malzeme olan insan ve onun doğası hakkında yaptıkları farklı yaklaşımları izleriz. Akıl, duygu, sezgi, bilgi,deneyim zaman zaman yer değiştirerek düşünürlerin destek noktaları olmuşlardır. Çoğunlukla bu enstrümanlardan sadece birini seçip diğerlerini görmezden gelme eğilimi ile teorilerini kurarlar. Örneğin  Socrates’e göre ‘hiç kimse bile isteye hataya sapmaz, çünkü hiç kimse kendisi için iyi olan şeyden başkasını bile isteye seçmez’ veya başka bir örnek olarak  Kant’ın ödev etiğinin en çok eleştirilen kısmı insanın o kadar da rasyonel bir varlık olmadığıdır. Teorisinde Kant insan duygularını neredeyse tamamen göz ardı etmiştir. Gerçekte ise insanlar bir takım kararlarını hiç rasyonel düşünmeden duygularına dayanarak alırlar.  
İnsan rasyonel bir varlık mıdır yoksa duygusal mıdır? Ya da iç güdülerinin esiri midir yoksa değil midir ? Platon’un dediği gibi idea’larla mı doğarız yoksa John Locke’un dediği gibi bir Tabula Rasa (boş levha ) olarak mı doğarız. Ve hatta bu şekilde doğup ampirik bilgiyle beslenir ve değerlerimizi oluştururuz. Bu değerler davranış biçimlerimizi şekillendirir. Thomas Hobbes’a göre ise durum daha kötüdür, insanın doğasına hiç güvenmez, ona göre insanlar içgüdüsel olarak bencil ve acımasızdırlar. Bu yüzden onları ahlaki varlıklar haline getirmek için yapılacak her girişim zaman kaybıdır.  Her insan doğa gereği kurt ya da kuzudur. Avlar ya da avlanır. O halde ahlak, doğal insanların başkalarına saldırma arzusu ile doğal insanların başkalarının kendilerine ölümcül sonuçlarla saldıracağı korkusu arasında zorunlu bir uzlaştırmadır. Karşılıklı öz-çıkar, saldırganlığı ve şehveti yasaklayacak zorlayıcı kurallar koymak ve bu kuralları çiğneyenleri cezalandıracak güçlü vasıtalar oluşturmak için insanları bir araya gelmeye sürükler. Bu kurallardan bazıları ahlakı oluşturur, diğerleri yasayı. İstediği şeye ulaşmak için kurt uzlaşımsal ahlaki değerlerin koyun postuna bürünmek durumundadır.
Evrim teorisyenlerine göre bütün motivlerimiz ve davranışlarımız varlığın korunması ve devamlılığını sürdürmesi için vardır. Varlığın devamı için gereken toplu halde yaşama ile bir uzlaşı yaratığına dönen insan Freud’un teorisindeki gibi id ve süper ego arasında denge kurmaya çalışan, id’de oluşan içgüdüsel davranışları bastırarak veya eğiterek ortak sosyal düzenin kurulmasını sağlar. Bu id’lerin dünya ile uyumlu kılınması  bir takım temel erdemler gerektirir ki Antik Yunan’dan itibaren çeşitli düşünürler bu erdemleri tarif etmeye çalışmışlardır. Ancak bu erdemlerin varlığı tarih boyunca değişmese de kendi zamanının ruhuna göre içerikleri ve tarifleri  sürekli değişim gösterir. Bu duruma da direnç göstermeye çalışan İ.Kant üniversal ve değişmez kurallar koyar ve bunu akıla bağlar. Ancak modern etik araştırmacılarına göre böyle değişmez evrensel kurallar bir mitos olmanın ötesine geçemezler çünkü durumsal çözüm üretemezler, dönüştürülemezler. Felsefe tarihinin tamamında bilginin doğası, varlık, estetik ve etik hakkında düşünmüş ustalar kendi dönemlerinin değerlerinin dışına çıkamadan evrensel çözümler üretememişlerdir çünkü  teorik olarak bu dışarıdan objektif bakış bütün çabalara rağmen imkansızdır. Bu durumda yapılması gereken muhtemelen bu değerleri ve ahlak yapısını tartışmak yerine ahlaken deneyimli insanlar yetiştirmek olacaktır. Prensipte etiğin çözmesi gereken üç ana problem vardır ;
  • İyi veya en yüksek iyi problemi
  • Doğru eylem problemi
  • İrade ( istenç ) özgürlüğü problemi
Bu problemlerin üç temel soruya yanıt getirme girişimiyle ilgili oldukları belirtilir ;
  • Neyi seçmeliyim ?
  • Ne yapmalıyım ?
  • Neyi istemeliyim ?
Bir görüşe göre eylemlerimizi değerler yönlendirir ve doğru eylemde bulunmamızı sağlayan şey, eylemlerimizi yönlendiren bu değerler hakkındaki sezgisel bilinçtir.(2) 


 Bu üç temel problem açısından etik tipleri
  1. En yüksek iyi problemini etiğin en temel problemi sayan etik tiplerini mutlulukçu etik ve yarar etiği olarak
  2. Doğru eylem problemini başat sayan ve etik tarihinde kendi türünün tek örneği olan Kant etiğini (ödev etiği / deontoloji ) yi saymamız gerekir
  3. İrade özgürlüğü problemini başat kılan etik tiplerini belirlenimci ( deterministik ) etik , değer etiği ve özgürlük etiği ele alır.

Yukarıda bahsedilen irade (istenç ) özgürlüğü, insanın eylemlerini yöneten ilkeleri,değerleri,normları kendisinin seçebilmesi ve bunları değiştirebilmesidir.

Temelde tüm bu kurallar yaşamın amacını doğru tarif etmekle ilgilidir. Yaşamın amacı mutluluk mudur ? Eğer mutluluksa ; kendi kendine yeten bişey olmalıdır, kendisini daha değerli kılacak başka hiçbir şeyle zenginleştirilmemelidir. Fakat Kant’a göre mutlu olmaya çalışmamalıyız, ancak mutluluğa layık olmaya çalışmalıyız. Mutluluk  amaç olmamalı ancak eylemlerimizin beklenilen ve umut edilen sonucu olmalıdır. Aksi halde ahlaklılığı mutluluğa endekslediğimizde , ahlaklılık artık sadece insana ait bir fenomen olmaktan çıkar; toplu halde yaşayan ve eşeyli yoldan üreyen tüm hayvanlar için de geçerli bir fenomen halini alırdı. Gerçekte doğada ahlak’a rastlanmaz. Bu durumu fark eden A.Camus evrim’in ahlak’la ters çalıştığını bile savunmuştur. O’na göre evrim güçlü olanın hayatta kalması, güçsüzün yok olmasıdır, oysa ahlak güçsüz ve zayıfın korunmasını savunur. Camus’un atladığı şudur ; doğa yasaları zorunludur, istenç yeterli değildir ancak ahlak kuralları  seçimi özgürdür, uymak veya uymamak bizim seçimimize bağlıdır. Bu tam da olan-olması gereken ayrımıdır.

İster Hume ve Ayer gibi duygucu, ister Socrates gibi bilgici, veya Locke ve Kierkegaard gibi sezgici veya Kant gibi akılcı olun tarif etmeye çalıştığınız şey size kaotik gelen bu dünyayı bir düzene sokabilmemin yoludur ve hayat bu şekilde anlaşılır hale gelir. Satre gibi düşünüp bir bunaltı (Angoise ) den de yola çıkıp kendinizi oluşturabilirsiniz.
Ya da varlığınızı  Dasein  ( Heidegger)olarak, dünyada olmaklığı bilme yoluyla değil de, eylemle iş yaparak, bu dünyada kaygı temelli bir ilişki kurarak tarif  edebilirsiniz. Bu durumda fark edersiniz ki Descartes en az bir konuda haklıdır ; Felsefede bir yerden başlamak gereklidir. Sisisfos’un beyhude çabasını anlamlı kılmaya çalışması gibi bizler de bu dünyayı ve yaşadığımız hayatı anlamlı kılmak için kendi seçimlerimiz olan değerlere dayanarak eylemlerde bulunmalıyız ve kendimizi bu eylemlerle ölçmeliyiz. Satre’ın söylediği gibi hepimiz biricik ve eşsiz bireylersek seçimlerimiz de öyle olmak zorundadır , ancak eylemlerimizin doğruluk ve yanlışlıklarını ne eylemi ortaya çıkaran motive ne de eylemin sonuçlarına bağlıdır. Bilakis yalnızca , onun ne tür bir eylem olduğuna bağlıdır. Bu durumda yapılabilecek tek şey bir otoriteye başvurmaktır. Genelde böyle durumlarla ilgili olan üç tip otorite vardır ;
·         Teolojik otoriteler
·         İçinde yaşadığımız toplumun sözleşmeleri
·         Vicdan
Kant’ın ödev etiğinde vicdan , kendi kendimize koyduğumuz ahlak ilkeleri ile eylemlerimiz arasındaki tutarlılığı akılcı ölçütlere göre denetleyen, bir tutarsızlık hakkında halinde bu tutarsızlığı bize bir çeşit acı olarak yaşatan bir üst duygudur.Bir başka deyişle , vicdan,ilkeler ile eylemler arasındaki tutarlılık ve tutarsızlığın yargılama yeridir. O içimizdeki yargıçtır. Yararcılara göre vicdan, doğuştan getirdiğimiz bir yeti olmadığı gibi,apriori değer bilinci de olamaz. Tam tersine o sadece, eğitimle ve sosyal deneyimle kazanılmış bir çeşit duygudur. Semavi dinlerde ise Tanrının içimizdeki sesidir. Hangi tarifi kabul ederseniz edin, sonuçta eylemlerimizin değerini ölçen bir enstrümandır vicdan. Onun yargılarıyla öğrenir, deneyim kazanır, karar almada ustalaşırız. Herman Hesse’nin Demian romanında dediği gibi ;

Her insanın hayatı,o insanı kendine götüren bir yoldur; bir yol arayışıdır, bir patika izidir.Hiçbir insan hiçbir zaman büsbütün kendisi olamamıştır; yine de herkes bu uğurda çabalar,kimisi paldır küldür,kimisi ışıl ışıl,herkes nasıl bilip yaparsa…


Kendi yaşam yolumuzda yürürken bütünlüklü moralitelerin yalnızca tekinin değil, fakat hepsinin birlikte bıraktıkları mirasla yaşarız, seçim yaparız ve eyleriz. Birey’in biricikliği seçimlerine ve bu seçimleri yaptığı değerlerine yansır. Kişinin kendi değerleri özel değerler olduğu ölçüde kamusal standartlar kümesinden ayıklama yapar ve öyle yaşar.

Anlatılan bu kadar bilgi ve kanaat’tan sonra belki de ‘iyi’ kelimesinin Antik Yunan’daki etimolojik alt yapısına bakmak yeteri olacaktır. Agathos kökeni bakımından Homerik bir soylunun rolüne özgül olarak iliştirilen bir yüklemdir. Agathos olmak için demektedir W.H.Adkins, bir kimse savaşta ve barışta cesur, becerikli ve başarılı olmak zorundadır. Ve o kimse,  zenginliğe ve barışta bol vakite sahip olmak zorundadır. Bu tanım neredeyse Mevcut değerleri yıkmak isteyen ve üst-insanı bekleyen Nietzsche’ci bir yaklaşımdır.

            İnsan mutluluğu aramaz, yalnızca İngilizler yapar bunu sadece. Mutluluk değil fakat güç temel insani hedeftir.’
                        F. Nietzsche
           
Ders yılının başından itibaren felsefe tarihinde yer alan önemli ahlak felsefesi düşünürlerinin fikirlerinden örnekler vererek konuyla ilgili bir alt yapı oluşmasına çalıştık. Ancak bu noktada fark etmeliyiz ki ahlakların çeşitliliğine karşın etik tektir (Hartmann) ve aslında meslek etiği diye bir şey yoktur. Etik bütün yaşamı bağlar ve kişinin meslek ve rolünün de üzerinde yer alır. Tüm bu meslek ve rollerden bağımsız olarak ‘bir insan ‘ olarak ödevimizin ne olduğunu kendimize sormalıyız. Mesleklerimiz ve rollerimiz ancak bu soruya verdiğimiz cevaba göre niyet ettiğimiz sonuca ulaşmak için araç olabilir.

Teolojik  kökenli ve seçim özgürlüğü olmadığı için On emir’i saymazsak yazılı ilk etik kurallar bütünü diyebileceğimiz Hipokrates kurallarını irdelediğimizde, doğrudan insan hayatıyla ilgili olduğu için ilk kural primum non nocere  yani asla zarar verme, yani mevcut durumdan daha kötü hale getirme ve diğer kural olan utilis esse yani yararlı ol  yaklaşımı bireye ve onun yaşam hakkına verilen değeri göstermektedir. İnsan yaşamını doğrudan ilgilendiren tasarım disiplininde de yaklaşım benzer olmak durumundadır. Tasarım kökeninde  yıkıcı/yapıcı bir eylemdir, kavramlar, fonksiyonlar ve formlar parçalanır farklı bağlamlarda tekrar birleştirilir. Temelinde kişinin hayatını kolaylaştırma ve yarar yatar. Bir çeşit protez oluşturma eylemidir. Dolayısıyla tasarımcı kendi kişiliğini mesleğine yansıtırken hassa davranması gereken konuların bilincinde olmalıdır. Teorik alt yapısını sağlam tutmalı ve Satre’ı,Heidegger’,i hatta Kierkegaard’ı  harekete geçiren o iç daralmasını,tasayı içinde hissetmeli ve mesleki eylemlerini buna yöne yönlendirmelidir. Heidegger’e göre anlamak yapmaktır. Kendini tanımak,kendini eylemde ölçmektir. İnsan kendi kararlarını uygulayarak kendini ölçer.Bu şekilde dünyaya anlam ve gerçeklik vererek onun karışıklığını düzenler.Bu açıdan dünyanın yapıcısı konumundadır. Bu duyarlılığa sahip olunduğunda  etik duyarlılığa sahip meslek adamları yetiştirmek, yapmak ve olmanın aynı şey olduğunu kanıtlar.   
 Özellikle tasarım disiplininde yanlış olarak kullanılan ‘yaratıcılık’ teriminin kullanılmasının sebebi Dünya yapıcılığının Tanrı elinden insan eline alınmasıdır. Bu durum gerçekte insanın yüklenebileceği sorumluluktan fazlasını sırtlanmasıdır ve Atlas’ın dünyayı taşıyamaması gibidir.  
 Aydınlanma çağının başında  Tanrısal iradeyi yeri indiren Descartes ve onun ünlü Kartezyen teorisinin etkisiyle takipçisi Leibneiz da Tanrı’yı mimarlık sıfatı ile anar. Bu  dönemden   çok daha sonrasında Alman düşünürü Schopenhauer  İstenç ve Tasarım olarak Dünya adlı kitabında “ Evren, benim tasarımlarımdan başka ve fazla bir şey midir? “ diyerek yaşam kurgusunun kişinin kendi tasarımına dayandığını iddia etmiştir. Dönem dönem  hayatın anlamı üzerine düşünen felsefe tarihinin figürleri Tasarım’ı önemli bir enstrüman olarak görmüşlerdir. Yakın dönemde dil üzerine çalışmalar yapan Wittgeinstein’ın kardeşi Margarete  için oldukça Loos’ien bir tarzda  tasarladığı ev için ablası Getrude “mantık olup çıkmış ” yorumunu yapmış ve  abisinin mimariyi de tractatus’ta olduğu gibi yalın bir dil biçimi gibi düşündüğünü göstermiştir. Yine yakın dönem düşünürlerinden Martin Heidegger
İnsanın duygusal, düşünsel ve fiziksel varoluşunu doğrudan onun  bina etme ve böylece kendisini, bulunduğu yeri var etme hissinde toplar.

Dünya kurgusu içinde bu kadar önemli yeri olan tasarım disiplininde genel bir etik yaklaşım kavramının olmaması , bu disiplinin bireysel yaklaşımların çoğulluyla kaotik bir hale sürüklemektedir. Tasarımcılar en az hekimler kadar İnsan hayatı üzerinde etkiye sahiptirler bunun farkında olup , eylemlerini ve mesleki yaklaşımlarını bu düşünceye göre şekillendirmelidirler. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder