14 Ocak 2012 Cumartesi

TASARIMIN BİLİNÇDIŞI TARİHİ

Tasarım kavramını kökenini araştırmaya başladığımızda, aklımıza bu kavramın içgüdüsel bir hayatta kalma(survive) çabasından kaynaklanabileceği geliyor. Maslow’un gereksinimler hiyerarşisi piramidinin zeminini oluşturan fizyolojik gereksinimler, üst kademelere doğru çıktıkça psikolojik ve giderek sosyal gereksinimlere ve hatta arzuların tatminine dönüşür. İşte bu bildirinin konusu fizyolojik tatminden sonra karşımıza çıkan karmaşık bağlantının sadeleştirilerek daha anlaşılır kılınmasıdır.
            Kendi teorilerini anlatırken Adler, tasarımın en önemli enstrümanı olan “yaratıcılığı”, telafi etmek(compensation) olarak tanımlamıştır. Adler’e göre insanlar sanatı, bilimi ve kültürün diğer alanla rını doğaya karşı yetersizliklerini telafi etmek için üretirler.
            Gerçekte temel sorun;  insanoğlunun biyolojik ve psikolojik varlığını sürdürmek zorunda olduğu ortamı ilk andan itibaren kaotik ve güçlüklerle dolu bulmasıdır. Varlık kaygısının güç istemine dönüştüğü ortamda insanoğlu önce temel gereksinimlerini, daha sonra da arzularını ve varlık bilincini tasarım ve sanat yoluyla tatmin etmiştir. Sanat kişisel bir ifade yolu olarak kabul edilmişken, tasarım günlük hayatın içine giren ve kullanım pratiğine dönüşen bir kavram olmuştur.
            Varoluş süreci içinde fizyolojik (temel) gereksinimlerin karşılanması eylemleri için gerekli enstrüman olarak kullanılan tasarım, öznenin kendisinden emin olması anlamında varolanın kendini gerçekleştirmesi için bir yol olarak keşfedilmiş, bu şekilde arzuların da tatmininde kullanılmaya başlanmıştır.
            Bilincin özü kendini bilmektir, bundan ötürü bütün varolanlar ya öznenin nesnesi ya da öznenin öznesidir. Her yerde varolanın varlığı, kendini-kendi gözünün önüne getirmeye(imgeleme ve algılamaya) böylece de kendini kurmaya dayanır.
            Daha sade açıklamayla, özne,nesneden kaynaklanan uyarıcı etkilere karşı tepki göstererek varolur.Öznenin varoluşu bir tür anlamlandırma sürecidir.
Özellikle kendini kaotik bir ortamda bulan insanoğlunun köksüzlük, yönsüzlük ve kendini(varlığını) tanımlama problemi, varlık bilincinin sürekli takviye edilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Daha önce tasarlama yoluyla tatmin edilmiş/karşılanmış gereksinimler hayatta kalmaya yararken, yine tasarım yolu ile tatmin edilmeye çalışılan arzular hayatı anlamlandırma eylemine dönüşmüştür.
1959’da “yüzyüze” röportajının sonlarına doğru, John Freemen’la ölümün kaçınılmazlığını tartışan Jung,  "hastalarımı düşündüğümde, hemen hepsinin varlık sebebi arayışında olduklarını ve varlıklarının hiçlik ya da anlamsızlık karşısında unufak olmayacağına dair güvence istediklerini görüyorum. İnsan, anlamsız bir hayata katlanamaz ” demiştir.
            Bir görüşe göre ise evrenin anlamsız oluşu, her varoluşun meşru ve haklı olması adına özgür bir zemin oluşturmak adına gereklidir. Çünkü anlamlı bir evrende insanoğlunun kavrayış ve sezişlerine,duyuş ve “yaratıcı” bilincine gerek kalmaz.
            Yaşama sonradan katılan anlamlar, anlaşılabilmek, çoğalabilmek ve yayılabilmek için kodlar ve göstergeler yoluyla bir ifade diline sahip olurlar. Anlamları kodlara ve göstergelere indirgeyebilmek için soyutlama yapmak gerekir. Bu şekilde , soyutlanmış anlamların , kod ve göstergelere indirgenmesi kültürleri oluşturur. İşte bu şekilde yaşam biçimlerini vareden değerler hep insana özgü bu soyutlama yeteneğinin ürünüdür. İnsanın doğaya karşı bu kadar katı tutumlu olmasının  nedeni belki de doğaya aykırıbir yaşam yöntemine, yani soyutlama yeteneğine sahip olması ve bu sayede hayatta kalmayı başarmasıdır.
            İnsanoğlu kendi varlığını en azından kendi bilincine kanıtlayabilmesi için bu soyutlama yeteneğinin ürünleri olan kod ve göstergeleri kullanır ve tüketir. Kişileştirme dediğimiz bu yolu kullanan insanlar çevrelerine ve/veya tüm faaliyetlerine kendilerinden birşey katarak veya varedileni kendilerine göre yorumlayarak diğerlerine kişisel sınırlarını deklare etmekle, kişisel varlık biçimini de gösterir.
            Kişinin kendi yaşamını anlamlandırması ve/veya biçim vermesi için seçim/seçimler yaparak biçim verilmişleri bir anlam birliği etrafında toplamasına tasarım yoluyla kişileştirme denir ve özellikle endüstri devrimiyle başlayan bu süreç, geç modernizm döneminde sistemin ana mekanizması haline gelmiştir.
            Kişileştirme, bireyin özellikle farklılığını gösterme veya diğer bir söylemle başkalarını ayrıştırılma gereksiniminden doğar. Bu sırada kullanılan kodlar, semboller bir iletişim aracı ve eylemi haline gelir.
Her insan bu kodlar sayesinde kaostan düzene geçme çabası verir.
İşte tasarımın bir yüzü bu noktada devreye girer. Yine Maslow’un piramidinin temelindeki ihtiyaçları tatmin ettikten sonra sıra yukarıda bahsi geçen kodları birleştirerek ve/veya parçalayarak yeni anlamlar oluşturmaya (yaratmaya) ve tüketiciye sunmaya gelir.
Bu noktada meslek etiğinin içsel rahatsızlıklarını taşıyan ve zaman zaman bunu şiddetle yaşayan bir tasarımcının yapması gereken gerçekleri sadeleştirerek görmek ve göstermek olmalıdır.
            Bir yanda henüz piramidin zeminini oluşturan fizyolojik gereksinimlerini bile karşılayamayan insanlar mevcutken hatta nüfus oranı olarak ciddi bir yüzdeye sahipken,
diğer yandaki tüketici kesimin, artık piramidin ucuna gelmiş arzularını tatmin etmeye
çalışmak ahlaki değerler açısından doğru bir faaliyet biçimi değilmiş gibi gözükmektedir.
            Bu noktada sunabileceğimiz çözüm önerileri arasında, yukarıda bahsi geçen bilgilerin daha çok tasarımcıya ulaştırılması ve böylece konu hakkındaki farkındalıklarının sağlanması belirlenebilecek ilk hedeftir. Bundan sonraki adım ise tasarımcı duyarlılığını geliştirmek adına konunun reel  dünyaya adaptasyonunu sağlamak adına örnekler oluşturmaktır. Umudumuz daha yaşanılabilir bir dünya oluşmasına tasarım yoluyla katkıda bulunmaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder