Türkiye’de ilk defa bir yapılacak bir etkinlik gelenekselleştirilmeye çalışılıyor. Özel bir şirket, bir vakıf üniversitesi ve o üniversitenin bir sertifika programı yönetiminin katılımıyla Türkiye’de eksikliği saptanan bir etkinlik olacak bu. Bienalin konusu da kusurluluk olarak seçilmiş. Tasarımda kusurluluk. Seçimi yapan küratör Yugoslav kökenli İngiliz bir ailenin çocuğu. Doğrusu ana dili Sırpça mı İngilizce mi bilmiyorum ancak bu ünlü küratörün düşünce dili de İngilizce ise konunun seçimini yaparken nasıl bir diyalektikle sonuca gittiğini bilmek isterdim açıkçası. Çünkü İmperfection kelimesi aslında perfection kelimesinin im ön eki alarak olumsuzlanmasıyla oluşmuş bir halidir. Bu durumda Türkçeye de kusursuzluksuzluk olarak çevrilebilir. Ancak Türkçe de böyle bir kavram yer almaz.
Tasarım ve kusur kavramları yan yana zor gelir gibi duruyor ancak alt alta gelebilir. Öncelikle ortada kusur olarak algılanabilecek bir durum söz konusu olacak ki tasarım yoluyla bu durum bertaraf edilebilsin. Konuya iki farklı açıdan bakmak mümkün. Var olan durumu bir kusurluluk olarak algılayabiliriz ve ki bu durum asla tamlığa ulaşamama halidir. Bu tam’lığın tartışıldığı dünya’da kusurluluk aslında şimdi, şu anda doğa’nın en hakiki parçası olmaktır çünkü zaman evrimin lehine işler. Bu durum da kusurluluk zaten evrim’in ön koşulu ve motividir. Ereksel düşünen filozoflara göre doğa mükemmele ulaşmak ister, bu sebeple ideal gen kombinasyonları yapmaya çalışır. Güçsüzler elenir, güçlüler kazanır. Öte yandan bu durum bütün yaşam sisteminin işleyişinde ön koşuldur. Bu durumda ilk anda kusurluluk olarak algıladığımız şey aslında kusursuz bir sistemin yürümesi için gerekli bir diagnoztur. Fakat herhangi bir doğa koşulunda avantaj olan bir durum, bir başka koşulda dezavantaj haline dönüşebilir. Aynı durum tasarım için de söz konusudur aslında. Tam bu noktada Romalı düşünür, şair Lucretius’tan bir referans alarak konuya devam etmek işe yarayabilir. Lucretius’a göre hiçten hiçbir şey çıkmaz, yani insanoğlunun tasarıma başvurduğu ilk andan itibaren ( 2.5 milyon yıl önce Afrika’nın Omo vadisinde) doğanın kendisine doğuştan vermediği aparatları temin etmek için yine doğayı kullanmıştır ve tek referansı da yine doğanın kendisidir. Bu durum için akla gelen en yakın tarihli örnek NASA’nın astronot giysilerinde kullanmak için tasarladığı ve günlük hayatımızın her yerine sızan velcro. NASA kesintisiz izolasyon sağlayabilecek ancak istendiğinde kolaylıkla açılıp kapanabilecek giysiler için velcro’yu tasarlamadan önce doğadan çok iyi bildiğimiz tanıdığımız bir bitki olan pıtrak otunu fark etmiş ve bu fikri giysilere adapte etmiştir. Bu şekilde insanoğlunu tasarladığı her şey aslında bir re-design sayılabilir ve kaynağımız ne kadar kusurluysa/ kusursuzsa bizim tasarladığımız ve kullandığımız objeler de o kadar kusurlu/ kusursuzdur. Tabi bu noktada devreye tasarlayanın yetkinliği konusu girer. Prof.Dr.İlhan Tekeli’nin Tasarım, Mimarlık, Mimarlar kitabında sorduğu gibi bir tasarımcının işini yapması için gerekli yetkinliği, aldığı diploma sağlar mı? Ancak ideali düşünüp tasarımı meslek olarak kabul etmiş herkesin bu yetkinliğe sahip olduğunu varsayıyoruz. O halde diyebiliriz ki bir obje/ ürün tasarımcısı tarafından ön görüldüğü süre içinde, ön görüldüğü malzeme,biçim ve fonksiyoda işini görecek ve ona biçilen ömür sona erdiğinde de kullanımdan en az zararla kalkacaktır. Burada dikkate almamız gereken tek şey doğanın kendi ürünlerinin ömürleri bittiğinde kendine zararlı bir hale gelmemesini örnek almamız gerekliliğidir. Doğa kadar ekonomik ve ekolojik olduğumuz zaman doğa kadar kusurlu/ kusursuz ürünler tasarlıyor ve üretiyor olacağız. Bu durumda yapmamız gereken ana referansımızdan uzaklaşmamak ve yaptığımız tüm seçim ve eylemlerde ilk önce onu düşünmek olmalıdır.
Tasarım Gazetesinde Eylül 2011'de yayınlanmıştır
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder