“Ondan yeme, diye emrettiğim ağaçtan mı yedin?Ve adam dedi: Yanıma verdiğin o kadın ağaçtan bana verdi, ve yedim. Ve Rab Allah kadına dedi : Bu yaptığın nedir? Ve kadın dedi: yılan beni aldattı, ve yedim.”Kitab-ı mukaddes(tekvin)
Etiğin tarihsel gelişimini incelemeye devam ederken Antik Yunan ve Roma imparatorluğunu etkileyen Stoacı düşünceyi gördükten sonra Hristiyan ahlakından bahsetmek gerekir. Ancak Hristiyan ahlakından önce , kendisinden önceki ilk Tek Tanrılı din sayılan Musevilikten miras aldığı kavramları ve farklılıkları hatırlamak konunun aydınlanmasına yardımcı olacaktır. Hatta bazı yaklaşımlara göre ( Philon ) , bütün Yunan felsefe gelişimini, Platon ve Pitagoras’ı Tevrata bağlamak mümkündür. Daha da ileri gidip Hz.Musa’yı ilk Yunan filozoflarının öncüsü sayan tarihçiler de mevcuttur. (Flavius Josephus)(1)
Yunan felsefesi akla seslenir ve bilgi yoluyla elde edilecek erdemi ararken din acı çeken insana inanca dayanarak kurtuluşu önerir. Ortaçağın bütün kültür yaşamını Hellenizmle Hristiyanlığın çatışması belirlemiştir. Hatta Ortaçağ kilise babalarının bir kısmı (ki bu yaklaşım diğer tek Tanrılı dinlerde de mevcuttur), felsefeyi kurtuluş için yararlı olmayan bir çalışma diye açıkça reddetmişlerdir.(2)
Museviliğin ilk kutsal beş kitabının toplamı sayılan Tora’da “ Kim ki sevgiyle Tanrıya kulluk eder, ve buyruklarını yerine getirmekle meşgul olursa ve bilgelik yolunda yürürse, her ne olursa olsun harici bir motivle tahrik olmazsa, bela korkusu ve maddi kazanç elde etme arzusuyla hareket etmezse işte böyle kişi hakikaten doğru olduğu için gerçekte doğru olanı yapar ve nihayetinde mutluluk, davranışının sonucu olarak ona gelir ” yazar. Bu metin de de görülür ki antik Yunan’a devreden nihai amaç metnin sonundan da anlaşılacağı üzere mutluluktur.(3)
Bu metinlerde inanç akılla buluşturulmuş ve Allahın emirlerini (dekalog) uygulamanın kişinin yararına olduğu vurgulanmıştır. Bir anlamda inanç yararcı etikle birlikte çalışmıştır. Kişinin erdemlerini geliştirmesi, bilge kişi olmasını ve bu şekilde yetkin bir kişi olarak kurallara uymasını emretmiştir. Ancak, Hristiyan ahlakı çıkışını çok başka bir motivle başlatmış, ilk günah kavramından gelen derin değersizlik duygusunu çeşitli şekillerde bertaraf etmeye çalışmıştır.
Yaratılmış ilk İnsan olan Adem’in ve onun için yaratılan Havva’nın öyküsü ilk dönem Hristiyan Ahlakına damgasını vurmuş, Katolik Kilisesinin kendi yaşamsal değerlerini kullarına dayatmasında da en geçerli destek olarak kalmıştır.
Havva şeytanın ayartmasına kanarak bilgi ağacından/kendini bilme meyvesini yemiş, Adem’in de yemesini teşvik etmiştir. Yasaklanan meyveden yiyen çift cezalandırılmış ve onlar için yaratılmış cennetten dünyaya düşürülmüşlerdir. Cenneti cennet yapan orada iyinin de kötünün de bulunmamasıdır. Dolayısıyla özgür irade ve seçim yoktur. Yargı yoktur, sadece tümden bir teslimiyet vardır. Havva meyveyi yiyerek Tanrının iyi ve kötü’sünü reddeder ve kendi iyi/kötü’sünü ister. Bu Yedi büyük günahtan ilki olan kibirdir. Bilmek sancılı iştir, bilmek seçim yapmayı gerektirir ve risklidir. Cennetin tüm güzelliği bu sancının ve riskin olmamasıdır. Havva bu suçu işlediği için diğer suç ortaklarına rağmen en ağır cezayı alır “ Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım, ağrı ile evlat doğuracaksın; ve arzun kocana olacak, o da sana hakim olacaktır.” Buna karşın Adem’in cezası sadece toprağı işlemek yani çalışmak olur. Nitekim almanca’da meslek, çalışma, iş sözcüğü ( Berufung ) , aynı şekilde İngilizcedeki “calling” sözcüğünde dini bir tasarım olduğu, yanlışlığa yer vermeyecek kadar açıktır.” Tanrı tarafından verilen ödev ”-en azından böyle bir şeyi çağrıştırır. Luther’in İncil çevirisinde, Jesus sirach ile ilgili bölümde, (XI,20,21) sözcük ilk kez tamamen bugün bizim kullandığımız anlamda kullanılmıştır.(4)
İlk günah kavramı, ilk dönem hristiyanlığın üzerine çok ağır bir sorumluluk yüklemiştir. İsa’nın kendini feda etmesi bile bu durumu kurtarmaya yetmemiştir. Her an insan ilk günahın gölgesinde yeni bir günaha yönelmeye teşnedir. Bundan sıyrılmanın tek yolu ise kendini tamamen Tanrıya adamak ve günlük işlerden el etek çekmektir. İlk dönem dualarda bile şükür kısmında “yeteri kadar yemek verdiğin için şükürler olsundur” cümleler. Hz.İsa’nın cennete girmek için verdiği meseller ; “zenginin cennete girmesi,devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur” şeklindedir.
Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere ilk dönemden başlayarak, ilk günahın verdiği eziklikle Hristiyan etiği Tanrı sevgisi ve kendini adamak üzerine kurulmuştur. Biricik hakiki ahlak kuralları ilahi emirlerdir. Bu tür ahlak kurallarına uymak arzularımızı doyurmak olamaz; çünkü arzularımız doğamızın bütünsel bozukluğunun bir parçasıdırlar ve bu yüzden de bizim istediğimiz şey ile Tanrı’nın bize yapmamızı emrettiği şey arasında doğal bir çatışkı vardır. Ancak Tanrı eksiksiz, tam ve (ideal) iyi olduğu için, onun tarafından verilen emirler sorgulanmadan uygulanmalıdır. Yehova’dan miras alınan dekalog’tan geriye kalan bir emir tümünün özeti gibidir “Komşunu kendin gibi sev ”. Occam’ın usturası gibi detayları azaltmak sosyal düzeni de bireyin kendi yaşantısını da düzene koyması için ideal bir formüle edilmiş olur bu şekilde.
Luther ve Calvin’in Reformist zamanına kadar kilisedeki bir kısım peder/düşünürler(mezhep ve tarikatlar) ( Katoliklik ) , imanı akılla kanıtlamak amacıyla mütemadiyen Antik Yunan’dan referanslar alarak günlük hayatı günahsız idame ettirmek için bir orta yol ararlarken , diğer bir grup kilise babası ise dinle felsefenin ya da diyalektik yaklaşımın asla uyuşamayacağı beyanında bulunmuşlardır. İznik konsülünden itibaren kilise manastır hayatını öğütlerken, Luther keşişçe yaşam biçimini , Tanrı katında bile haklı bulmayıp, bencil, dünyevi ödevlerden kendini sıyıran bir yaşam biçimi olarak tarif etmiştir. Aynı şekilde ; Katolikler için pişmanlık ayini (confession / günah çıkartma ) zorunludur, Reform kilisesi için (özellikle Calvinizm ) ise dünyada gerçekleştirilen eylemler yoluyla imanın ispatı zorunludur. Kilise inananın affedilmesi için aracıya ihtiyaç duyduğunu ifşa ederken, Lutherien yaklaşım inananla Tanrı arasına kimsenin giremeyeceğini belirtir ve bu sebeple de inananı kendi eylemlerinin sorumlulukları ve vicdanıyla yüzyüze bırakır. Yeni deneyimin belirleyici özelliği, Tanrı huzurunda tek başına kalan bireyin deneyimi olmasıdır. Luther , bir bireyin ne olduğunu açıklamak isterken, bunu şuna işaret ederek yapar ; “öldüğün zaman ölen sensin ve başka hiç kimse bunu senin yerine yapamaz.”(5) Birey Tanrı ile kendisinin arasına kimseyi koymadan , dolaysız yaşar ve hayatını idame ettirir.
Tanrının şanını arttırmak için sadece çalışma ile hizmet edilir, zamanı boşa harcama en büyük günahlardan biridir. Spener’e göre meslek uğraşı Tanrı hizmetidir (ve bu da Lutherci bir görüştür) ve mesleki huzursuzluk insanı Tanrıdan uzaklaştırır. Reformist hareketle birlikte daha önceden reddedilen dünya varlığı ve zenginliğe, çalışmanın ve en önemli Calvinist erdemlerden biri olan tutumluğun getirisi olarak sadece izin verilmekle kalınmaz, daha da ileri gidilip bu bir emir şeklinde buyurulur.(6)
Aynı dönemde kendi etik yaklaşımını oluşturan islamiyette ise benzer hareketler görülmektedir. İmanı akılla buluşturmaya çalışan Endülüs kökenli din adamları, Arap kökenli felsefeyi kınayan hatta günah sayan din adamları ile, yazdıkları kitaplar sayesinde tartışmaktadır. Bir takım din adamları Kur’an’ın Allah kelamı olması bakımından yorumlanmasını günah bulurken, diğerleri kutsal kitabın yoruma açık olduğu, alimler tarafından yorumlanabileceğini savunmuşlardır. Temelde İslam dini diğer tek Tanrılı dinlere kıyasla daha çok sosyal sistem kurmaya çalışan bir din olduğu için, toplumun devamı için gereken bütün ahlak kuralları da kutsal kitap Kur’an’ın içinde mevcuttur. Aynı Hristiyan ahlakının temelinde olduğu gibi komşu sevgisi islamiyette temel ahlak kuralı olarak yerini alır : “ Komşusu açken tok yatan , bizden değildir. ”
Hristiyanlıkta var olan ilk günah ( the original sin) kavramı islamiyete çok uzaktır. Tam tersine insanoğlu masum doğar İslam inancına göre ve hatta akılbaliğ olana kadar işlediği suçlar günah sayılmaz. Yaptığı eylemlerin sorumluluğunu üstlenebilecek yaşa geldikten sonra ortaya çıkar günah kavramı.
Hz.Muhammed’in dini yaymaya başladığı ilk günden itibaren orta yol öğretisini kullandığını, onunla ilgili mesellerden ve yazılanlardan biliyoruz. Kendisi de bir dönem ticaret yapmış olan peygamber, kendi içindeki ahlak kurallarına uyulduğu, kusurlu mal satılmadığı veya satılırken bildirildiği , karda kanaat edildiği sürece ticareti önermiştir. Faiz kesinlikle men edilmiştir. Bu şekilde inanan kişi , hayatın içinde tutulur. Çalışmak tıpkı Protestan ahlakında olduğu gibi bir çeşit ibadet kabul edilir. Allaha ulaşma yolunda bedene eziyet etme gibi, günlük hayattan el etek çekmek gibi riyazetler İslam yaşamında önerilmez. Ortodoks islam’da Tefrit ve ifrata düşmeden itidalle orta yolda yürümek ön koşuldur.
Böylece , kabaca üç tek Tanrılı dinin Akıl, inanç ve sosyal yaşam yaklaşımlarını da gözden geçirdikten sonra son söz olarak üç farklı döneminden bahsedilebilecek Hristiyan ahlakının( havariler ve yazıcılar dönemi, Katolik kilisesi ve kilise babaları dönemi, Lutherci ve Calvinist dönem), tutumluğun ve çalışma ahlakının övüldüğü vurgulayabiliriz. Akabinde tarihsel olarak devam eden Anglo-Sakson yararcı etiğine bu erdemleri miras bırakan etik, Hristiyanlığın sekulerize olmasıyla din etkisinden tamamen sıyrılmış, kapitalist toplumun ilk nüvelerini atan bir burjuvazinin oluşmasına yol açmıştır.
* C’est la vie : hayat budur veya işte hayat şeklinde çevrilebilir.
(1) Küçük Felsefe Tarihi/Şükrü Günbulut/Maya yayıncılık/1986
(2) Etik Kuramları/Mehmet Türkeri/Lotus yayınevi/2008
(3) a.g.e.
(4) Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin ruhu/Max Weber/Ayraç yayınevi/2009
(5) Ethik’in kısa Tarihi/Alasdair MacIntyre/Paradigma yayınları/2001
(6) 4.a.g.e.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder