THE IMPOSSIBLE ETHICS OF DESIGN
“I think consience was a tragic misstep of evolution.
We were too aware of ourselves. The nature created a view of nature separate
from itself. We are creatures that get caught on the notion of having a self,
creatures that should not exist according to natural laws. This sensory
experience and emotional accumulation equips us with the self-confidence that
we are somebody when in fact we are all nobodies. I think the honorable thing
our species should do is to deny our programming, stop reproducing and make our
kind extinct from generation to generation..”
True
Detective tv series*
“The ethics of economy cannot be thought, one must
choose one of them”
Karl
Kraus
There
is only IBM, and ITT, and AT&T, and DuPont, Dow, Union Carbide, and Exxon.
Those are the nations of the world today. What do you think the Russians talk
about in their councils of state, Karl Marx? They get out their linear
programming charts, statistical decision theories, minimax solutions, and compute
the price-cost probabilities of their transactions and investments, just like
we do. We no longer live in a world of nations and ideologies, Mr. Beale. The
world is a college of corporations, inexorably determined by the immutable
bylaws of business. The world is a business, Mr. Beale. It has been since man
crawled out of the slime.
Arthur Jensen
to Howard Beale/Network movie(1976)
Abstract.
Anyone, even with the faintest interest in the field
of Industrial design, could see the relationship between the profession and the
industry and would know that it came to existence after the industrial
revolution; hence the title of the profession is Industrial Design. There is no
need to a degree in economics to know that the primary objective of Industry is
to produce excess demand of goods and that is why capital investor got to
involve itself in the first place with this circle. Minimized costs in order to maximize the
profit should be considered as a desirable situation and a major success for
the manufacturer. Its goods should be easily distinguished from the rest of the
competition so that it would sell better. Also being in possession of that
merchandize should be conjectured as an ideal and advantageous situation in the
customers mind. The sole credit for this difference belongs to “the designer”.
Up till sentence, what is tried to be explained is the designers part in the
consumption economy and how it is bound to the power of capital and the
economic system.
Since the very moment that activity of design is
accepted and considered as a discipline, there has been opposition against it,
both in action and in theory. Some of
this opposition is sourced from outside of the new found discipline although
many of it is sourced from the very own practitioners of the field. The subject
of this article is to display the failure of the designers, the professionals
of the discipline, to change the course of the discipline despite all their
defiant ideals. Also, how design, as a
discipline, overreached its existing purpose, which is simply dominating the
nature in order to making it more livable and increase humans chance of
survival, will be analyzed as well.
Ethics will be the angle and the core subject of this study and deontology
from enlightenment period, the benefit ethics which is an imposition of
capitalism and virtue ethics which stems from the roots of the ethics at the
ancient Greece will be widely used. With this methodology, the designers
ability of altering the very nature of design discipline and defying the
professional dictations, which is believed to represent the very ideals and
values the culture it was born into, through exercising the practice will be
discussed.
Keywords: aspects, ontology, ethics, epistemology, entropy, possibilities
Introduction
Tasarım kavramını insanlık tarihi boyunca irdelediğimizde
konuya birçok açıdan ele alabiliriz. Bu tasarım yaklaşımları öncelikle
tasarımın varoluş sebebi anlamında varlık bilimsel yani ontolojik olabilir, iyi
tasarım’ı tarif edebilmek adına önce iyi’yi çözümleyebilmek için etik yaklaşım
denenebilir. Evrensel bir Tasarımın bilgi metodolojisini kurabilmek veya en
azından böyle bir kavram olabileceğine dair bir argümanı irdeleyebilmek için
epistemolojik açıdan yaklaşılabilir. Bu yaklaşımlar haricinde termodiğin ikinci
yasası üzerinden bile yaklaşmak mümkündür tasarım kavramına. İşin ilginci bütün
bu yaklaşımlarda tasarımın kaynağını Homo faber’e dayandırmak mümkünken (ki bu
ilk australopithecus’un Oma vadisinde görünmesine denk gelir)bu yaklaşımların
haricinde yalnızca ekonomi-politik açıdan irdeleme yaptığımızda Tasarım
kavramını Endüstri devrimiyle ilişkilendirmemiz mümkün olur. Bu bakış
açılarının temelinde şöyle dramatik bir fark yatar; Tasarımın başlangıcını ilk
grubun ışığında irdelediğimizde bu kavram doğrudan “insana” hizmet eder, ancak
ekonomi-politik yaklaşımının ışığında bu kavram doğrudan insan’a değil,
endüstri’ye hizmet eder. Endüstriye hizmet etmek demek de üretim araçlarına
sahip olan erk’e hizmet etmesi demektir. Böylece günümüzde Tasarım diye tarif
ettiğimiz düşünme ve eylem biçimi, erk’in ideolojisine göre düzenlediği kitle
projesinin gerçekleştirilmesi için bir enstruman haline gelir.
İşte bu metinde yukarıdaki yaklaşımların bazıları zaman
ve yer darlığı yüzünden kısaca irdelenecek ve ekonomi-politik yaklaşımı
haricinde tamamının aynı sonuca nasıl ulaştığı takip edilmeye çalışılacaktır.
İnsanoğlunun,
cennetten düşürüldüğüne inanılan mitolojik zaman diliminden itibaren, dünyasal
yaşamla ilgili temel problemi geçicilik-kalıcılık ikilemi olmuştur. Bir saniye
önce ölmemiş olmanın verdiği gurur ve kibirle bir saniye sonra ölebilme
ihtimalinin yarattığı angsiyete arasına sıkışmış olan insanın en azından dünya
üzerinde geçirdiği sürenin yaşam kalitesi açısından yüksek olabilmesi için
varlıkta sebat yaklaşımıyla uyumlu olarak hayatını ve hayatını devam
ettirebileceği donanımları tasarlamaya başlamıştır. Yaratıcılığın başlangıç
noktasını ”compensation”/”telafi etme” üzerine kuran Adler’e göre hayatta
kalabilmek için, doğanın kendisine doğuştan vermediği aparatları, protezleri
geliştirebilmek için yine doğayı kullanmıştır ve tek referansı da doğadır. Bu
şekilde düşünüldüğünde insanoğlunun yarattığını iddia ettiği herşey gerçekte
“redesign”dır. (hiçlikten hiçlik doğar,
Lucretius)Dünya ile olan derdini nesne üzerinden kurcalar ve aslında nesne
ile derdi varmış gibi görünürken asıl derdi kendi iledir. Ama ya bunun farkında
bile değildir ya da farkında olduğu halde taktik nedenlerle saklıyordur.
Temel
sorun; insanoğlunun biyolojik ve psikolojik varlığını sürdürmek zorunda olduğu
ortamı ilk andan itibaren kaotik ve güçlüklerle dolu bulmasıdır. Varoluş süreci
içinde fizyolojik (temel) gereksinimlerin karşılanması eylemleri için gerekli
enstrüman olarak kullanılan tasarım, insanın bu kaotik ortamda yaşam mücadelesini
sürdürebilmesi için gereken protezleri yapmasına yarayacaktır. Özellikle
kendini kaotik bir ortamda bulan insanoğlunun köksüzlük, yönsüzlük ve
kendini(varlığını) tanımlama problemi, varlık bilincinin sürekli takviye
edilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Daha önce tasarlama yoluyla tatmin
edilmiş/karşılanmış gereksinimler hayatta kalmaya yararken, yine tasarım yolu ile
tatmin edilmeye çalışılan arzular hayatı anlamlandırma eylemine dönüşmüştür. Tasarımın
gerekliliği, yaşamda tutunma üzerine kurulduğu için hem bedensel olarak hem de
ruhsal olarak varlığını koruyan ilk nesneler, oldowan denilen ilk kesici alet
ve ok/mızrak uçlarıdır. Temel iki dürtüsü yaşamı devam ettirmek ve üremek olan
insanoğlu topluluklar kurar. Yemek bulabilmesi için iş birliği yapması gerekirken,
üreyebilmesi için rekabet etmesi, topluluğun varlığını riske sokar. Topluluğun
devamlılığı için, birlikte yaşamayı kurallara bağlayacak, bu kurallar daha
sonra normları oluşturacaktır. İşte bu normları ve normların zamana göre
değişimi etik irdelemeyi gerektirir Norm dışı davranışların da cezalandırılması
gerekecektir, böylece hukukun temelleri atılmış olacaktır. Bulunduğu ortamı
mümkün olduğunca evcilleştirebilmesi için bir “iyi” kavramı tasarlamak zorunda
kalacaktır. Bundan sonraki macerası o “iyi” kavramına ulaşmanın yollarını
aramak olacaktır. Bu “iyi” kavramının ortaya çıkabilmesi için önce sağlıklı bir
biçimde gözlem yapabilmesi, gözlediği olgulardan çıkarım yapabilmesi, bu
çıkarımlar sonucunda yargıda bulunabilmesi ve yargıların sonucunda seçimler
yapması gerekecektir. Bununla da kalmaz, yargı gücü geliştikte değerler ortaya
çıkar. Hayatının devamlılığını
sağlayabilmek için ihtiyaç duyduğu bilgiyi işlemeyi ve kullanmayı öğrendikçe,
etik yaklaşımlarını da geliştirmiş olur. Güvenliği sağlamanın kolay yolu olarak
toplumsal yaşamı da kurduğu için bilgi ve ahlak üzerinden “iyi yaşam” üzerine
kafa yorar. İyi’ye ulaşmanın yolları çatallandıkça ve mevcut sıkıntıları çözmeye
yetmediği zaman da mitoman özelliği ortaya çıkar insanoğlu’nun ve büyük bir
hikayenin küçük parçası olmayı gönüllülükle kabul eder. Çünkü ölüm doğadaki her
türlü uyum sorunun da sonunda, yaşamın karşıtı olarak durur karşımızda. Temelde
ölümle yapılan muhasebe sonucunda geçicilik-kalıcık gerilimi toplulukların bir
göksel erk’e bağlanmasını zorunlu kılmış, bu erk’in temsilcilerini de toplumun
kural koyucuları ve uygulayıcıları olarak atamıştır. Doğa üzerindeki egemenlik,
insan üzerindeki egemenliği de içermeye başlar. “iyi”yi arama yolunda çalışan
insanın ortaya çıkardığı her ürün, kavram veya hizmet aslında o insanın
ütopyasının bir parçasıdır ve o ortaya çıkan şeylerin bütünü ütopyayı bütünler.
Bu durum bir anlatıcının öykü anlatması gibidir. O sırada anlatılan öykü,
anlatıcı ile dinleyecinin müşterek kabul ettiği bir ütopik evrendir ve öykü
anlatılırken hem anlatıcıyı hem de dinleyiciyi var eder. Nesne de aynı kaderi
paylaşır, yapım sırasında yapıcıyı var
ederken, kullanırken de kullanıcıyı var eder. Çünkü nesnelerin her biri o
ütopyaya ulaşma çabasıyla ya mevcut zaman algısıyla ilgili bir problemi
çözer(çoğunlukla geçici olarak yavaşlatır, durdurur ya da hızlandırır ) ya
mekanla ilgili bir sıkıntıyı giderir, ya da mekan ve zamana sıkışmış benliği
özgür bırakır.
Birlikte
yaşamanın zorunluluğu ile ortaya çıkan toplumsal sözleşme ile beliren kurumlar
ve bu toplumsal sözleşmenin yok etmeye çalıştığı güdüler arasındaki gerilim
sonucunda, bireyin içinde bir özgürlük itkisi belirir. Var olan âdet ve
geleneklerle ilişkisini kesen birey daha önceden çizilen sınırları aşar ve bu
şekilde yeni varoluş ortamını yaratır. Birey seçim yapma hakkını geri kazanır
ve bunu da evrimin ona bahşettiği en önemli enstruman olan akıl sayesinde
yapar. Akıl,yalnızca saçmalık duygusunu kışkırtmak ve genellikle cevapsız kalan
soruyu-Neden?- sormak için ortaya çıkar.
Artık
temel problem, epistemolojik, moral ve politik alanda aklı yapılandırmak ve
otonomi kaybına yol açmaksızın iletişimin ve birlikte yaşamanın olanağını
sağlamaktır. Bu sayede aklın kamusal alanda kullanımı yeni bir etik sorgulaması
oluşturur. Seçim yapma özgürlüğü ister göksel iktidarlarda, isterse o iktidarın
yere inmiş hallerinde sorumluluğu da beraberinde getirir. Tüm bu değişim
yaşamın devamlılığı adına yapılmıştır.Bir failin ahlaki olarak sorumlu
olabilmesi, eylemlerinden sorumlu tutulabilmesi için, onun öncelikle
eylemlerinin muhtemel sonuçlarının bilgisine sahip olması gerekir. Fakat bu
yetmez, onun ikinci
olarak bu sonuçları eylemleriyle ortaya çıkarabilme kapasitesini elinde
bulundurması ve üçüncü olarak da alternatif bir tarzda eyleme, yani bu sonuçların
ortaya çıkmasını önleyecek bir seçim imkanına sahip olması gerekir.
Bu şekilde
diyalektik düşünme metodunun temelleri atılmış olur. Bilmeyi yapmakla bir
tutar(Antik Yunan), artık onun için ham maddeyi(insan karakteri/deri) alıp
belli bir fikir ve işlem kümesini(oyun örgüsü/ayakkabı biçimi) kullanmak
suretiyle belli bir ürün(trajedi/ayakkabı) imal etmek doğayı taklit etmek
demektir. Doğayı taklit ettiği için de elindeki model hem “güzel” hem de “iyi”
dir. Bu iki kavram tek ve bir’dir.Bu dönemde yapma/etme anlamına gelen poiesis
kelimesi şiir yazmayı da ayakkabı yapmayı da içerir.Çünkü o dönemde hayat
geçirilen bir süre değildir. Tam tersi hayat eylemlerle kurulan bir yapıdır.
Dolayısıyla her birey hayatını iyiyi amaçlamış olarak eylemlerle kurar. Bu
kurma/yapılandırma eylemi de bizim bugün kullandığımız anlamda Tasarımdır, her
birey kendi hayatını tasarlar, buna müktedirdir. Güzellik(kalon), biçim ya da
fiziksel görünüm için olduğu kadar zihin ve karakter, gelenekler ve siyasal
sistemler için de kullanılan genel bir övgü terimidir ve çoğunlukla “ahlaken
iyi” anlamında kullanılır. Nesneyi yapan insan’daki anahtar öğeler; hüner,
yetenek, coşku, hayalgücü ve icattır. Bu dönemlerden çok sonra bir Aydınlanma
filozofu olan Diderot bile hala hayalgücü’nün hiçbir şey yaratamayacağını,
ancak taklit edebileceğini, düzenleme ve derleme yapabileceğini,
abartabileceğini, yeniden şekillendirebileceğini söyler.(1767) Tam da o
dönemlerde kullanıma giren Industry kelimesinin etimolojisinde bile özenle
çalışma, titizlik, yetenek, heves gibi kavramlar yatar.
Medeniyetin ilerlemesi ile birlikte
ortaya çıkan üretim araçları ve mülkiyet, farklı sistemlerin ve sınıfların
oluşmasına sebep olmuşlardır. İnsanlık tarihinin en kritik kırılma
noktalarından biri de tam bu zaman diliminde burjuva kültürünün oluşmasıdır.
Kendinden önceki yaşam döngüsünü dramatik bir değişime uğratan burjuva kültürü,
homo Faber’in Animal Laborens’e dönüşümünü simgeler. Fransız edebiyat tarihçisi Annie
Becq’e göre, daha önce göksel erk’in yeryüzündeki temsilcisi gücünü kaybedince,
yükselen yeni sınıf erk’e sahip olur. Bu el değiştirme, nesnenin kullanım
değerinden değişim değerine yönelmeyi gösterir. Artık nesnenin kullanım değeri,
önemsiz bir katma değerdir. Animal Laborens çalışmanın kendisini bir amaç
haline getirerek insanoğlu’nun keşfettiği aklı farklı yollara kanalize eder.
Öyle ki Homo Faber bir dönem önce varlık tanımı üzerinden sürekli –Neden-
sorusunu sorarken, artık Animal Laborens – Nasıl- sorusunu sorar. Artık Neden
üzerine kafa yorulmaz, buna gerek duyulmaz, neden’in bir önemi kalmamıştır.
Artık bilgi’nin sağladığı Erk kavramına ulaşmak için, akıl
araçsallaştırılır.(Richard Sennet/Zanaat) Bu noktada yapıcı, erk’e tabii olduğu
için eyleminin sonuçları erk’in arzusu ve çıkarlarına uygun olmak zorundadır.
Şu ana kadar yapıcı olan birey artık endüstriye hizmet ettiği için endüstri
ürünleri tasarımcısı olarak anılmaya başlanır. Tam burada başka bir açıdan
bakmak konuyu daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Dilin kapasitesi! Dil sadece
realiteyi yansıtmaz, çoğu kez onu yaratır. Kilisede evlenen bir çift rahibin
bir sözü ile karı-koca ilan edilir,”sanığı… yıl hapis cezasına mahkum ediyorum”
diye hükmünü açıklar bir hakim, bir yasayı onaylayan bir parlamento veya
askerlerine şeref ve zaferden bahseden bir komutan, dua eden bir din adamı
realiteyi tasvir etmez, bunlar realiteye biçim verirler, tıpkı kutsal kitapta
Adem’i yanına çağırıp şeylerin isimlerini ona öğreten Tanrı gibi. Mesleğe verilen
isim, mesleğin kaderini yönlendirir, ismi Endsütri ürünleri tasarımı olduğu
için amaç endüstriye hizmettir, insana değil.
Toplumsal
sözleşme denemelerinin neredeyse tamamında sistem ve merkezindeki erk toplumu
kontrol edebilmenin yollarını aramış, bunun için de farklı metod ve taktikler
geliştirmiştir. Bu yolların en kesin olanı bireyin hayatına karşılık üretim ve
tüketim döngüsüyle borçlandırmak ve karşılığını da yaşam süresine yayarak
kontrol altında tutmaktır. Bu şekilde geçirilen hayat, insanları Animal
Laborens konumuna hapseder. Olması gereken tekrar Homo Faber zihnine geri
dönmektir.Mevcut yapıda İş ve işin ürünü olan insanın eseri(human artifact)
dünya; ölümlü hayatın beyhudeliğine ve insani zamanın uçuculuğuna bir
süreklilik kazandırır. Emeğin ürettiği tüketim nesneleri kullanıldıkları an
ortadan kalkarken, insan eseri dünyaya istikrar ve katılık kazandıran homo
faber, kullanıldıklarında ortadan kalkmayan “ kullanım nesnelerini” imal eder.
Homo Faber, herşeyden önce bir zanaatkar, süreselliği olan ve kullanılan
nesneleri üretmek için “ alet yapan varlık”tır. Insanların kendilerine yurt
edinebileceği, sürekliliği ve kalıcılığı olan bir dünya kurar.
Başlangıçta
değinildiği gibi konuya bir çok açıdan bakmak mümkündür. Bireyin kendi lik
algısı bile değişim üzerinden olduğuna göre zaman ve mekan gibi fizik kurallara
tabii bir yaklaşım da geliştirilebilir. Şöyle ki; algı üzerinden varlık tanımı
yapmaya çalışan birey kendini an be an o nesne ve nesnenin değişimi (çürüme)
sayesinde tanımlar. İşte o değişim
termodinamiğin kurallarına göre enerjinin dönüşümüdür. Kartezyen düşüncenin
iddia ettiğinin tersine chao ab ordo/düzenden düzensizliğe
doğru bir yönelim olduğunu iddia eden entropi’ye göre kapalı bir sistem olan
dünyaya dışarıdan enerji dahil edilemeyecektir.
Mevcut
enerji kullanılabilir halden, kullanılamaza, geri dönüştürülemeze döner. Enerji
bir durumdan başka bir duruma dönüştürülünce bir bedel veya ceza ödenir. Bu
bedel, daha sonra bir iş yapılmak istendiğinde kullanılabilecek enerjide azalma
demektir. İnsanoğlu, varlığını sürdürmek adına tasarım kavramı sayesinde
protezler geliştirmeye başladığında, entropi bu gelişim hızına bağlı olarak
artma eğilimi göstermiştir. Yani Tasarım kavramı bir yandan dünyayı insan için
daha yaşanılır hale getirirken öte yandan da entropi’nin artmasına katkıda
bulunarak dünyanın sonunun yaklaşmasını hızlandırmıştır. Çünkü Tasarımın
çöplüğü insanlığın medeniyet tarihi kadar eskidir ve medeniyetin yoğun know-how
ve maddi zenginliklerle kutsanmasına rağmen çok değerli olan know-why konusunda
çok az tefekkür edilmiştir. İnsanoğlu, maddi hedeflerini gerçekleştirme
yeteneklerini elde etmiştir fakat bu hedeflerin hassas ve mantıklı olup
olmadığını sorgulama bilgeliğine ulaşmamışlardır. Schumaher’in(1973) uyardığı gibi;
“ insanoğlu, bilgelik olmadan hayatta kalmak için fazla akıllıdır”.(2)
Yukarıda
da bahsi geçtiği üzere durum eğer chao ab ordo ise yani düzenden düzensizliğe
doğru bir süreç yaşanıyorsa insanoğlu kaybettiği düzeni cennet mitiyle tarif
etmiş olabilir. Zamanın başlangıcı o yitirildiğine inanılan
kusursuz/mutlu/olmayan yer(eutopia/evtopia/autopia) ise potansiyel enerjinin
kendini atalete dönüştürmeye henüz başladığı yerdir. Roma’lı Horace’ın dediği
gibi “ zaman Dünyanın değerini azaltıyor”dur.
Özellikle semavi dinlerle başlayan ve Kartezyen paradigmanın özellikle
vurguladığı insan merkezli doktrin ve öğretilerin aksine, doğada insan türünün
de içinde olduğu, diğer yaşayan türler ve doğal çevre arasında değerli fakat
kırılgan ilişkilerden oluşan bir ağın varlığının kabul edilmesi gerekmektedir.
Kapalı
bir sistem olduğu için her türlü eylem için harcanabilecek enerji miktarı
sonsuz değildir. Bu noktada sorgulanması gereken tasarım kavramına yaklaşım
alternatifleridir. Kartezyen teorinin insanın doğa ile ilişkisinde Tanrı
kavramını çıkarıp yerine akıl’ı koyduğunda, aklın her iki kullanım biçimini de
meşrulaştırmasına rağmen fayda kavramı üzerine kısa vadeli planlar yapan
dönemin ruhunu yansıtan kültür, araçsal akılı hakim zihniyet olarak
meşrulaştırmıştır. Kartezyen paradigma içerisinde sınırsız bir güç atfedilen ve
özellikle sınırlı kullanımının bir sonucu olarak solipsizme yol açan aklın
araçsal kullanımını ilk eleştirenlerden biri aydınlanma’nın en önemli
düşünürlerinden Immanuel Kant’dır. Akla,
kendisini tanıma görevi verdiğini söylediği Saf Aklın Eleştirisi eserinde, asıl
olarak aklın hangi durumlarda bir geçerlilik iddiasına sahip olacağı sorusunu
“spekülatif akla” mesafe koyarak yanıtlamaya çalışmıştır. Ahlak teorisinin en
önemli argümanı olan kategorik imperatifin (koşulsuz buyruk) kapsayıcılığı,
onun “evrenselleştirilebilir” karakterinden ve buna temel oluşturan
öznelerarası düşünme etkinliğinden, yani bireylerin kendi zihinlerinden çıkıp
diğer zihinlerin taleplerini de düşünmelerini zorunlu kılan formel ve çıkardan
bağımsız bir düşünme kapasitesinden gelmektedir. Bireysel ilgi ve çıkarların
sınırlandırılması, aklın kamusal kullanımını gerektirmektedir.
Bütün
bilimsel gelişmeler Aklın keyfi ve tikel amaçlar için kullanımı ile
meşrulaştırılmışken, evrensel düstruları hedefleyen aklın kamusal alanı göz
ardı edilmiştir. Daha o dönemlerde
akılın bu yanlış kullanımının tehlikesini gören Immanuel Kant’a göre; içimizde,
kesin bir şekilde varlığını hissettiğimiz, bir ödev duygusu (vicdan) vardır ve
o “yapmalısın”, ”etmelisin” şeklinde kesin buyruklarla (kategorik imperatif)
varlığını belli etmektedir. Bu ahlaki emir kesin ve genel olur. Bu kesinlik ve
genelliğin meydana gelebilmesi için bencilliğin oluşturduğu göreli hedefleri
bırakmak, davranışlarımıza mutlak bir amaç aramak gerekir. Bunu için de,
davranışlarımıza mutlak bir amaç koyan bir pratik akıl, bir irade gereklidir.
Ona göre, her insan, insanlığın taşıyıcısı olarak, kutsal bir varlıktır. Bu
nedenle, biz, her insanda, insanı bir son amaç, kendi başına bir amaç olarak
görmeli, asla bir araç olarak görmemeli;
yani, kategorik buyruğun buyurduğu gibi, her insanda insan onuruna saygı
göstermeliyiz. Kategorik buyruk, insanlara, kendilerine ve birbirlerine
saygıyla bağlanmalarını ve davranmalarını buyurmakla onlar arasında, yani akıl
varlıkları arasında ideal bir birlik, beraberlik hazırlamış olur. Bu yüzden
kategorik buyruğun birinci formülü ;
“
Öyle davran ki, bu davranışında insanlığı hem kendinde hem de diğer insanların
her birinde her zaman bir amaç olarak göresin; asla bir araç olarak
kullanmayasın”dır.
Sonuç
olarak metin boyunca aklın araçsal kullanımı ve kamusal kullanımı arasındaki
fark vurgulanmaya çalışılmıştır. Eğer Entropi kuramı doğruysa ve tasarımcılar
kaçınılmaz sonu hızlandırmaktan başka bir şey yapmıyorsa, tam da bu noktada
durup, bu mesleğin, dünyanın varlığının devamlılığı adına, meşruiyeti
sorgulanmalıdır. Günlük hayata bu kadar hakim olan ve yönlendiren meslek
adamlarının Bentham veya Mill gibi klasik faydacıların savunduğu “en geniş kesimin
mutluluğunu en yüksek çıkarın” ilkesinden çok, bir tür negatif faydacılık
diyebileceğimiz “ acıları en aza indirin “ etik ilkesini benimsemesi gerektiği
çok açıktır. En azından ilk dürtü zorunlu olarak bir koruma ve önleme etiği
olmalıdır. Çünkü ilerleme ve mükemmelleşme etiğinin, gerçekleşmesi mümkün
olmayan bir mitolojik ütopya olduğu ortaya çıkmıştır. Gelişim ve ilerleme
halüsinasyonları görerek entropinin hızlanmasına katkıda bulunmaktan acilen
vazgeçilmelidir. Bunun için de gereklilikleri yeniden değerlendirmeli ve
öncelikleri tekrar belirlemek gerekmektedir. Maslow’un gereksinimler piramidinin tabanı göz önüne
alındığında dünya nüfusunun%90’ının hala bu aşamada kaldığını farkedilebilirse,
kendimizi yıldız tasarımcı ilan etmeden, bu kitlenin de mevcut enerjiden pay
alabileceği tasarımlar yaparak gerçekten mesleki olarak daha demokratik
davranmış oluruz.
Uygarlık
tarihini bir deneyimler tarihi olarak ele alacak olursak görürüz ki koşullar
yaşamın içinden gelir, aksi halde hayali bir koşul için yaşamla uzlaşmayan
tasarımlar çıkar ve bu bir ölüm biçimidir. Tasarım homofaber’in
ilk kullandığı oldowan’dan itibaren ancak yaşamın kurulması amacı ile yapılırsa
anlamlıdır, aksi halde dünyanın sonunu getirmekten başka bir işe yaramaz. .
Kant’ın etik için kullandığı formülü tasarıma adapte edersek tasarım insan’ı
araç değil amaç olarak görmek zorundadır. Amacı da kullanıcı memnuniyeti değil,
yılda 4. 5 milyon çocuğun öldüğü bir dünyada çözümün bir parçası olup gerçek
mutluluğa ulaşmanın enstrümanı olmaktır. Bu noktada tasarım tatihi içinde yer
alan bütün manifestoları bir kenara atıp, insan yaşamıyla doğrudan uğraşan
tıbbın ilk manifestik yeminine göz atmak daha anlamlı olacaktır. Hippocrates’in
ifade ettiği gibi
1.primum
non nocere(asla zarar verme)
2.utilis
esse(yararlı ol)
Cümleleri
yaşamdaki her eylemin amacı olarak kabul edilmesi gereken düsturlardır gibi
görünmektedir.
“Toplum”
diye özetler Cioran “ bir kurtarıcılar cehennemidir”. Biz tasarımcılar da
kendimizi -mesleğin alt yapısında “yaratmak” eylemi bulunduğu için- yüksek
egolu bireyler olarak bu oyunun çok önemli oyuncuları olarak görme
eğilimdeyizdir. Oysa hiçbir oyuncu oyunun kendisinden büyük olamaz, kuramcının
kuramından daha büyük, kuramın dünyanın kendisinden daha büyük olamayacağı
gibi.
Birilerinin
ölmesine izin vermek özde bir kimseyi öldürmekten farklı değilse eğer, öyle
görünmektedir ki hepimiz birer katil olmak durumundayız.
‘Hiçbir tasarım dalı ve türü, dünyanın şu ya
da bu amaçla şu ya da bu çıkar ilişkileri içinde manipülasyonunda parmağı olan
ellerini yok sayamaz ya da bu elleri masumca geri çekemez.’(Teymur N.1998)
Ahlaki
sorumluluk bizi çocuklarımızın beslenmesi ve giyinmesine önem vermeye sevk
eder; gelgelelim, çocuklarımızın ve çocuklarımızın çocuklarının miras
alacakları ve bizim bugünkü kolektif kayıtsızlığımızın dolaylı ya da dolaysız
sonuçlarına maruz kalacakları tükenmiş,kurumuş ve aşırı ısınmış bir gezegenin
uyuşturucu imgeleriyle karşılaştırıldığında çok da pratik öğütler veremez. Her
zaman bize yol göstermiş olan ve bugün hala yol gösteren ahlakın kolları güçlü
ama kısadır. Oysa artık uzun,çok uzun kollara ihtiyaç vardır.
References
*True Detective tv series season 1
episode 1
** From special interview with
Prof.Dr.Önder Küçükerman
Schumaher Ernst Friedrich (1973) Small
is beatiful, London
:Blond & Briggs
Cioran Ernil (1998) A short
history of Decay, New York : Arcade publishing(first pub. 1949)
Kant Immanuel (1999) The critique of
pure reason, Cambridge : Cambridge University Press
Kant Immanuel (2003) “A renewed
Attempt to answer the questions: the human race continually improving”,
Kant,political writings,Hans Reis ed., Cambridge : Cambridge University Press