17 Aralık 2014 Çarşamba

ZAMANIN DURDUĞU YER
                                                                                              “Oğul şunu bil ki,
                                                                                                Sürgünün gerçek nedeni
                                                                                                meyveyi tatmak değil,
                                                                                                sınırı geçmekti”
                                                                                                              İlahi Komedya/ Cennet XXVI.115-17    
Eski Ahid’in Çıkış bölümünde 3.Bap’ta 1’den 6’ya “ Buraya yaklaşma, ayağından çarıkları     çıkart çünkü durduğun yer kutsal bir topraktır” der. Bu uyarı sayesinde diğer “yer”lerden ayrı ve değişik, farklı değer verilmesi gereken yerlerin var olduğu ilan edilmiştir. İnsanoğlu mitoman’dır. geçicilik- kalıcılık dikotomisini homo erectus olduğu ve Angst’ı ilk hissettiği an’dan itibaren, kendi sınırlı hikâyesini sınırsız olan bir hikâyeye bağlayarak aşmaya çalışmıştır. İçinde bulduğu yerkürede işleyen doğrusal zaman’dan sıyrılabilmek için zamanın doğrusal olarak yaşanmadığı başka bir evrene ihtiyaç duyar. Günlük hayatın geçiciliğinden ve izafiliğinden sıyrılabildiği tek evren “ kutsal “ olarak tanımladığı, zaman’dan münezzeh bir “yer” dir. Atalarının yaşadığı zamana (ab origine, ab initio) her şeyin mükemmel olduğu o anlara dönmek ve o anları yaşayabilmek için tarihsel dindışı zamanı yok sayıp ilga ederek kutsal bir zamana ve yer’e sıçramak istemiştir.
Zamanın bir noktasında yeryüzüne düşürülen insan, sınırsız topografyada ve sınırlı zaman diliminde kendini boşlukta, kaybolmuş ve yitmiş hisseder. Kendini tanımlayabilmesi için çevresini ve bulunduğu zaman dilimini veya geldiği yeri, kaynağını tanımlaması gerekir. Bu durumda da bir “ilk an” tarifine ve bunun ortak kabulüne ihtiyaç duyar. İşte ortak zihinde biriktirilen bu hikâyenin tamamı mitolojidir. “Mitoloji kutsal tarihtir, ilk atalarının eylemlerini ve hayatı karşılayışlarını içerir ve her zaman bir “ yaradılış”la ilgilidir. Bir şeyin nasıl yaşama geçtiğini ya da bir davranışın, bir kurumun, bir çalışma biçiminin nasıl yaratılmış olduğunu anlatır. Bu özelliğinden ötürü de mitler insana özgü her anlamlı eylemin örnek tiplerini oluştururlar.”(M.Eliade/Dinler tarihine giriş) Eliade, kutsalı insanın tarihinde bir evre olarak değil, yapısının bir parçası olarak açıklar. Dolayısıyla ona göre kutsal, insanlık sürecinde geçilen bir ara aşama değildir. İnsan zihni bu unsurları geride bırakamaz. Kutsal, bizzat insan bilincinde içkin bir unsurdur, bir yapıtaşıdır. Tam bu noktada kutsal’ın tarifini yapmak gerekir. Kutsallık bir aşkın durum olsa da illa bir Tanrısal referans gerektirmeyebilir. Kutsal’ın içinde tecelli ettiği nesne-bu bir ağaç, taş, kaya olabilir( ki bunların hepsi aynı zamanda bir mekân tarifi olabilir) dış görünüş veya yapısal olarak bir değişime uğramaz. Fakat artık kendisi olmanın haricinde bir anlam yüklenmiş olur ve yukarıda bahsedilen “ilk an” a ait bir hatırlatma ve/veya sembol yüklenir. Artık o mükemmel an dondurulmuş olarak kutsalda mevcuttur. Birey geçicilik-kalıcılık çemberinden ancak doğrusal ilerleyen zaman diliminden kaçılarak ulaşılan o dondurulmuş an’da varlığını yeniden kurarak kurtulur. Kutsal’ın tezahür ettiği mekânın zamansızlığı, böylece zamanda yolculuğu mümkün kılar. Arapça mekân kelimesinin kökü olan kevn yapısının “olmak” anlamına gelmesi de bu noktada manidardır ve duruma uygundur. Gerçekte ancak orada ve o an’da “olunur”. Olmak, zaman ve mekân içindeki doğrusal ve kesintisiz değişimi tarif ederken, kutsal mekân zamansız bir uzamı ve varlığı tarif eder. Bu alan, kutsalla buluşulan, dindışı dünyadan ve onun günahlarından arınmış bir mekândır. Kutsal mekân deneyimlerinin ayırt edici özelliği kutsalla temasa geçmeye imkân vermesidir. Buradan anlıyoruz ki (Eliade’nin de vurguladığı gibi) “ilk an” deneyimleri bir kerelik değildir, yani bir sefere mahsus olarak yaşanarak bitmez. Bazı eylemlerle bu anlara geri dönülür ve tekrar tekrar yaşanır. Bu an’lar “şimdi” haline getirilmiş, bir ilksel efsanevi zamandır.(M.Eliade/Kutsal ve dindışı. s.48) Dünyanın ilk varoluş anının saflığı yeniden kazanılması için akışkan zaman durdurulur. Ancak insan her anını kutsalla birlikte yaşayamaz, bunu istese de yapamaz. Bu zamansal geçiş bir yüktür, bu yükü taşımak ancak başka bir aşama veya hâl içinde mümkün olur. Dolayısıyla ara ara kutsal mekânda ve onun dondurulmuş zamanında, izafi zamandan bağımsızlaşan insan, her seferinde dindışı zamana geri döner/dönmek zorunda kalır. Dondurulmuş ilksel an’ı yaşamak isteyen insan, yaradılış anının düzenin ta kendisi olduğunu ve zamanın kaos’a doğru ilerlediğini düşünürken, tüm yaşamını doğrusal zamanda yaşayan dindışı insan için durum tam tersidir. Sistem “ordo ab chao” yani kaos’tan düzene doğru ilerler. Karmaşadan düzene doğru yönlendiren araç ise insanın aklıdır. Bu iki zıt yaklaşımı özetlemek gerekirse şöyle bir formül kurmak mümkün olabilir; İnsanlar, “ilk an”a kutsiyet verenler ve “şimdiki an”a kutsiyet verenler olarak ikiye ayrılabilirler. İlk an aşkın bir referans içerirken, şimdiki an’ın referansı doğrusal zamanda ve o an’ın içinde kurulur. Bu tez’e istinaden şu açıklamayı da yapmak mümkün; dindışı insan doğrusal zamanı içinde var olunacak tek yaşam biçimi olarak kabul etmiş, kendini tarih içinde belirlemiş, sadece tarih içinde var olmaya karar vermiştir. Dindışı insanın anlayışı ve bilinci açısından bakıldığında zaman tekdüzedir, mekân homojen ve olağan, nesneler ise değerler açısından nötrdür. Dindışı insan, dindar insanın hiyerofani olarak algıladığı şeylerde yalnızca doğal nesneler görmeye meyillidir. Dolayısıyla kutsal mekân kendini diğer topografyadan ayırırken, dindışı mekân kendini “yer” olarak kurar ve bu “yer” doğrusal zamanın en belirleyici unsuru olan “şu an”la ve dolayısıyla” burada” ile bağlantılıdır. Dindışı mekân sırf bu özelliği sebebiyle bile geometri ve topoloji terimleriyle tanımlanabilir.(C.Norberg-shultz)
Kutsal mekân da, dindışı mekân da bir referans’a ihtiyaç duyar. Bu nokta her ikisi için de sabit bir noktadır. Kutsal mekân’da bu referans aşkın bir varlığın sembolü veya yansıması olarak düşünülebilecek iken ve birey yalnızca aracısı görevindeyken, dindışı mekânın tek referansı bireyin ta kendisidir. Bir dayanak noktası, bir sabit nokta olmadan hiçbir şey başlayamaz ve yapılamaz. Kutsal mekân için bu sabit nokta axis mundi’dir ve doğal olarak o da aşkın bir referans olarak gökyüzü, yeryüzü ve yeraltını taşır ve birleştirir. İlginç olan şu ki; kutsal mekân hiçbir zaman kendini tam olarak ifşa etmediği gibi, profan da diyebileceğimiz dindışı mekân da hiçbir zaman kendini tamamen kutsala dönüşüme bırakmaz. Zaten bir varlık tümüyle kendisini ifşa ediyor ve ele veriyorsa onun sonsuzlukla ilgisi olamaz. Özellikle örtünmeyi seven, utangaç bir varlıktan bahsediyorsak aslında kendini açmak için özel bir aracıyı bekleyen bir gerçeklikten bahsediyoruz demektir.                
Hiyerofani kendini açığa çıkarabilmek için bu dünyaya ve üzerindekilere muhtaçtır. Bu vacip olanın (necessaire), arızi olana (contigent) muhtaç olması ikilemidir.(M.Eliade/Din ve Fenomenoloji.s.71) Bu ikilem’in özü bu iki kavramın arasındaki sınırda yatar.  Kutsal tezahür edebilmek için nasıl ki doğaya ihtiyaç duyar, aynı şekilde yazının en başındaki örnekte de görüleceği üzere yine kutsal kendini gösterebilmek için ayrıca bir aracıya da muhtaçtır ve o aracı bireydir. Bu şekilde düşündüğümüzde birey aslında axis mundi’nin ta kendisidir. Paul Auster’in “Yanılsamalar” kitabında kullandığı örnek üzerinden düşünecek olursak, insanın olmadığı yağmur ormanlarında bir ağaç düşse, o ağacın düşüşüne bir aracı olarak insan şahit olmadığı için o ağacın düşmüş olduğu gerçeği anlamsızlaşır. Bu mantığın devamı bizi şu sonuca götürür; (belki de) kutsiyet dünyanın/evrenin her noktasında ve her anında kendini ifşa etmeye hazır olarak bekler hâttâ bir tür yayın yapar ancak arayüz/aracı olabilecek zihin yapısındaki birey zamanın bir noktasında ve (tesadüfi) bir yerde kutsiyet akımına maruz kalır ve aracı olarak “gösteren, işaret eden” görevini yerine getirir.Eco’nun da vurguladığı gibi evrensel algorizm evrene kurmaca ve sıradışı bir tazrzda bakmayı temsil eder, nasıl göründüğü değil ne’yi ima edebileceği önemlidir. Doğa, doğaüstü evrenin büyük bir alegorik temsilidir. Aynı tarzda, aynı emirde ve aynı yaratıcı güç tarafından yaratılan evrenin homojen olmayıp bazı yerlerin ve bazı zamanların ontolojik anlamda bir farklılığa ve üstünlüğe sahip olduğunu açıklamak felsefi anlamda izahı zor bir tanımlamadır. Ayrıca bazı inanç biçimlerine göre yeryüzündeki her nokta ve varlığın her anı kutsal varlığın tecellisidir.
Kutsal, yeryüzünde aranıp bulunmayı bekleyen izler bırakmış sayılır. Aracı bireyin üzerine düşen bu terkedilmiş, çok anlamlı izleri cesaretle açığa çıkarmak ve sahip çıkmaktır. Tabi şunu da kabul etmek gerekir; Örgütlü maneviyat türlerinde, yaratan ile yaratılmış olanın karşı karşıya geldiği mekânda korkunç bir asimetri açığa çıkar. Bir yanda var olanların tümünden sorumlu ve her şeye gücü yeten bir güç, diğer yanda aciz ve haddimi aşarım korkusuyla kıvranan, çekingen bir aracı tiplemesi yer alır.
Pekiyi, bu açıklamalardan sonra akla şu soru gelmiyor mu; kutsal görünmeye neden ihtiyaç duyuyor? Birey açısından bakacak olursak(başka da şansımız yok zaten) Suretsiz bir dindarlığın var olması, yaşamda bir yer sahibi olması zordur. Öte taraf gözlerden uzak tutulmamalı, unutuluşa terk edilmemeli, sürekli teşhir edilmelidir…Kalabalık insan toplulukları dünyevileşemeyen bir maneviyata sahip çıkmazlar(Ö.Taburoğlu)
Yazının başında mekân’ı tarif ederken kullandığımız sınır kavramını da tarif etmek gerekir. Örneğin bir bir ağaç altını mekân olarak tarif ettiğimizde, ağacın yapraklarının hizasını o mekânın sınırı kabul ederiz çünkü mekân boşluğa sınır getirir, böylece bir alan tarif edilir. Aynı şey kutsal için de gereklidir. Bir yerin kutsallığından bahsediliyorsa o yer’in sınırları çizilebilmelidir. Kutsal’ı kutsal olmayandan ayıran bir eşik olmalıdır. Ancak bu sınırı kim çizer, kutsal kendini belirli bir alan veya nokta da mı tezahür ettirir?
Yunanlıların dediği gibi aslında sınırda bir şeyler var olmaya başlar. Sınırlar da içerden çizilir ve sınırın dışı güvenli olmayan alandır. Tam bu noktada “kutsal” kelimesinin etimolojik yapısını incelersek bir ipucu bulabiliriz. “Kutsal” kelimesi Türkçe kut köküne sel-sal eklenmesiyle oluşturulmuştur. Anlamı, fırsat, hayır, bereket’tir. Arapça’da ise kutsi kelimesi q-d-s kökünden türemiştir, İbranice esaslıdır ve anlamı eksiklikten arındırma, temizleme’dir. Dolayısıyla anlaşılan o ki; sınırın dışı temiz, arınmış veya hayırlı değildir, ancak dünya oradadır, her şey orada olup biter, hayat orada geçer, sınavlar orada verilir. Sınırın dışını keşfetme cesareti “ölümü göze “ alma deneyimi ile elde edilir.(*Hegel) Bu birey’in kutsalın sınırının dışında var olma mücadelesinin verildiği alandır, birey yorgun düştüğünde, arada, kutsal alana sığınabilir ancak tüm zamanını orada geçirmez, geçiremez. Ayaltı sakinleri, yere daha sağlam basabilmek için sonsuzluğa sınırlar çekerek, korku veren boşluğa anlamlar yükleyerek, rahatlatıcı bir zihin açıklığı kazanabilmelidirler. Verilen yaşam süresi ancak bu şekilde sürdürülebilir.
Sonuç itibariyle metin boyunca kutsal’ın mahiyetinin zamandan münezzeh olmayla doğrudan ilgisi gösterilmeye çalışıldı. Bu durumun en iyi örneği de Yunan mitolojisinde görülür. Gaia yeryüzünü simgeleyen, arzın tecessümü olan tabiat tanrıçası ve Cronos’un karısıdır. Cronos zaman tanrısıdır ve felsefi anlamda her varlığı kemiren ve yiyen bir mitolojik figürdür. Doğan her çocuğunun Cronos tarafından yenmesi yüzünden Gaia tekrar hamile olduğunda Girit’te İda dağında doğumunu yapar ve doğan çocuğu Cronos’tan saklar. Doğan çocuk Zeus’tur ve büyüdükten sonra titanlarla anlaşarak Cronos’u tahtından eder ve onun yerine geçer. Böylece zaman tanrısının hükmünü yok eder, artık zamandan münezzehtir. Kutsal olabilmek için zaman denilen zalim hükümdarın yok edilmesi gerekecektir. Zaman tarafından tüketilmemek için zamandan kurtulmak gerekir.  Zamandan özgür olmak geçicilik çemberinin kırılması ve dolayısıyla profan’lıktan hiyerofan seviyesine yükselme, kutsal’ın doğrudan deneyimlenmesi anlamına gelmektedir. Bu durum doğası gereği sınırlı bir deneyimdir ve yine doğası gereği belirli bir mekânda yapılması gerekir. Kutsal mekan’ı tanımlayan tam da bu deneyimdir ancak noktaya kadar anlatılan dikotominin özünde şu problem yatar: zamanın miktarını arttırmak veya dondurmak (bu deneyimin sürekli yinelenerek tekrarlanması) yine aynı kavramın niceliği ile ilgilidir. Zamandan gerçekten münezzeh olmak zamanın varlığına rağmen içinde olunan akışın farkında olmaktır. Kaba bir tabirle zaman an’lardan oluşur, geçmiş, bir hatırlama şuurundan ibarettir, gelecek ise umut etme prensibine dayanır. Dolayısıyla elimizde sahip olunan bir an da yoktur. Sadece akışın bütünü vardır ve ölçek olarak (ancak birey ölçeğinde sonlandığında) değerlendirilebilecek bir aralık vardır. Bu durumda bireyin yapabileceği en anlamlı davranış o akışın bütününü “yaşadım” diyebilmek için niteliğini arttırmak olmalıdır.     

30 Mayıs 2014 Cuma

THE IMPOSSIBLE ETHICS OF DESIGN
“I think consience was a tragic misstep of evolution. We were too aware of ourselves. The nature created a view of nature separate from itself. We are creatures that get caught on the notion of having a self, creatures that should not exist according to natural laws. This sensory experience and emotional accumulation equips us with the self-confidence that we are somebody when in fact we are all nobodies. I think the honorable thing our species should do is to deny our programming, stop reproducing and make our kind extinct from generation to generation..”
                                                                                                                     True Detective tv series*
 “The ethics of economy cannot be thought, one must choose one of them”
                                                                                                                      Karl Kraus
 There is only IBM, and ITT, and AT&T, and DuPont, Dow, Union Carbide, and Exxon. Those are the nations of the world today. What do you think the Russians talk about in their councils of state, Karl Marx? They get out their linear programming charts, statistical decision theories, minimax solutions, and compute the price-cost probabilities of their transactions and investments, just like we do. We no longer live in a world of nations and ideologies, Mr. Beale. The world is a college of corporations, inexorably determined by the immutable bylaws of business. The world is a business, Mr. Beale. It has been since man crawled out of the slime.
                                                                    Arthur Jensen to Howard Beale/Network movie(1976)
Abstract.
Anyone, even with the faintest interest in the field of Industrial design, could see the relationship between the profession and the industry and would know that it came to existence after the industrial revolution; hence the title of the profession is Industrial Design. There is no need to a degree in economics to know that the primary objective of Industry is to produce excess demand of goods and that is why capital investor got to involve itself in the first place with this circle.  Minimized costs in order to maximize the profit should be considered as a desirable situation and a major success for the manufacturer. Its goods should be easily distinguished from the rest of the competition so that it would sell better. Also being in possession of that merchandize should be conjectured as an ideal and advantageous situation in the customers mind. The sole credit for this difference belongs to “the designer”. Up till sentence, what is tried to be explained is the designers part in the consumption economy and how it is bound to the power of capital and the economic system.
Since the very moment that activity of design is accepted and considered as a discipline, there has been opposition against it, both in action and in theory.  Some of this opposition is sourced from outside of the new found discipline although many of it is sourced from the very own practitioners of the field. The subject of this article is to display the failure of the designers, the professionals of the discipline, to change the course of the discipline despite all their defiant ideals.  Also, how design, as a discipline, overreached its existing purpose, which is simply dominating the nature in order to making it more livable and increase humans chance of survival, will be analyzed as well.  Ethics will be the angle and the core subject of this study and deontology from enlightenment period, the benefit ethics which is an imposition of capitalism and virtue ethics which stems from the roots of the ethics at the ancient Greece will be widely used. With this methodology, the designers ability of altering the very nature of design discipline and defying the professional dictations, which is believed to represent the very ideals and values the culture it was born into, through exercising the practice will be discussed.


Keywords: aspects, ontology, ethics, epistemology, entropy, possibilities
Introduction
Tasarım kavramını insanlık tarihi boyunca irdelediğimizde konuya birçok açıdan ele alabiliriz. Bu tasarım yaklaşımları öncelikle tasarımın varoluş sebebi anlamında varlık bilimsel yani ontolojik olabilir, iyi tasarım’ı tarif edebilmek adına önce iyi’yi çözümleyebilmek için etik yaklaşım denenebilir. Evrensel bir Tasarımın bilgi metodolojisini kurabilmek veya en azından böyle bir kavram olabileceğine dair bir argümanı irdeleyebilmek için epistemolojik açıdan yaklaşılabilir. Bu yaklaşımlar haricinde termodiğin ikinci yasası üzerinden bile yaklaşmak mümkündür tasarım kavramına. İşin ilginci bütün bu yaklaşımlarda tasarımın kaynağını Homo faber’e dayandırmak mümkünken (ki bu ilk australopithecus’un Oma vadisinde görünmesine denk gelir)bu yaklaşımların haricinde yalnızca ekonomi-politik açıdan irdeleme yaptığımızda Tasarım kavramını Endüstri devrimiyle ilişkilendirmemiz mümkün olur. Bu bakış açılarının temelinde şöyle dramatik bir fark yatar; Tasarımın başlangıcını ilk grubun ışığında irdelediğimizde bu kavram doğrudan “insana” hizmet eder, ancak ekonomi-politik yaklaşımının ışığında bu kavram doğrudan insan’a değil, endüstri’ye hizmet eder. Endüstriye hizmet etmek demek de üretim araçlarına sahip olan erk’e hizmet etmesi demektir. Böylece günümüzde Tasarım diye tarif ettiğimiz düşünme ve eylem biçimi, erk’in ideolojisine göre düzenlediği kitle projesinin gerçekleştirilmesi için bir enstruman haline gelir. 
İşte bu metinde yukarıdaki yaklaşımların bazıları zaman ve yer darlığı yüzünden kısaca irdelenecek ve ekonomi-politik yaklaşımı haricinde tamamının aynı sonuca nasıl ulaştığı takip edilmeye çalışılacaktır.
İnsanoğlunun, cennetten düşürüldüğüne inanılan mitolojik zaman diliminden itibaren, dünyasal yaşamla ilgili temel problemi geçicilik-kalıcılık ikilemi olmuştur. Bir saniye önce ölmemiş olmanın verdiği gurur ve kibirle bir saniye sonra ölebilme ihtimalinin yarattığı angsiyete arasına sıkışmış olan insanın en azından dünya üzerinde geçirdiği sürenin yaşam kalitesi açısından yüksek olabilmesi için varlıkta sebat yaklaşımıyla uyumlu olarak hayatını ve hayatını devam ettirebileceği donanımları tasarlamaya başlamıştır. Yaratıcılığın başlangıç noktasını ”compensation”/”telafi etme” üzerine kuran Adler’e göre hayatta kalabilmek için, doğanın kendisine doğuştan vermediği aparatları, protezleri geliştirebilmek için yine doğayı kullanmıştır ve tek referansı da doğadır. Bu şekilde düşünüldüğünde insanoğlunun yarattığını iddia ettiği herşey gerçekte “redesign”dır. (hiçlikten hiçlik doğar, Lucretius)Dünya ile olan derdini nesne üzerinden kurcalar ve aslında nesne ile derdi varmış gibi görünürken asıl derdi kendi iledir. Ama ya bunun farkında bile değildir ya da farkında olduğu halde taktik nedenlerle saklıyordur.
Temel sorun; insanoğlunun biyolojik ve psikolojik varlığını sürdürmek zorunda olduğu ortamı ilk andan itibaren kaotik ve güçlüklerle dolu bulmasıdır. Varoluş süreci içinde fizyolojik (temel) gereksinimlerin karşılanması eylemleri için gerekli enstrüman olarak kullanılan tasarım, insanın bu kaotik ortamda yaşam mücadelesini sürdürebilmesi için gereken protezleri yapmasına yarayacaktır. Özellikle kendini kaotik bir ortamda bulan insanoğlunun köksüzlük, yönsüzlük ve kendini(varlığını) tanımlama problemi, varlık bilincinin sürekli takviye edilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Daha önce tasarlama yoluyla tatmin edilmiş/karşılanmış gereksinimler hayatta kalmaya yararken, yine tasarım yolu ile tatmin edilmeye çalışılan arzular hayatı anlamlandırma eylemine dönüşmüştür. Tasarımın gerekliliği, yaşamda tutunma üzerine kurulduğu için hem bedensel olarak hem de ruhsal olarak varlığını koruyan ilk nesneler, oldowan denilen ilk kesici alet ve ok/mızrak uçlarıdır. Temel iki dürtüsü yaşamı devam ettirmek ve üremek olan insanoğlu topluluklar kurar. Yemek bulabilmesi için iş birliği yapması gerekirken, üreyebilmesi için rekabet etmesi, topluluğun varlığını riske sokar. Topluluğun devamlılığı için, birlikte yaşamayı kurallara bağlayacak, bu kurallar daha sonra normları oluşturacaktır. İşte bu normları ve normların zamana göre değişimi etik irdelemeyi gerektirir Norm dışı davranışların da cezalandırılması gerekecektir, böylece hukukun temelleri atılmış olacaktır. Bulunduğu ortamı mümkün olduğunca evcilleştirebilmesi için bir “iyi” kavramı tasarlamak zorunda kalacaktır. Bundan sonraki macerası o “iyi” kavramına ulaşmanın yollarını aramak olacaktır. Bu “iyi” kavramının ortaya çıkabilmesi için önce sağlıklı bir biçimde gözlem yapabilmesi, gözlediği olgulardan çıkarım yapabilmesi, bu çıkarımlar sonucunda yargıda bulunabilmesi ve yargıların sonucunda seçimler yapması gerekecektir. Bununla da kalmaz, yargı gücü geliştikte değerler ortaya çıkar.  Hayatının devamlılığını sağlayabilmek için ihtiyaç duyduğu bilgiyi işlemeyi ve kullanmayı öğrendikçe, etik yaklaşımlarını da geliştirmiş olur. Güvenliği sağlamanın kolay yolu olarak toplumsal yaşamı da kurduğu için bilgi ve ahlak üzerinden “iyi yaşam” üzerine kafa yorar. İyi’ye ulaşmanın yolları çatallandıkça ve mevcut sıkıntıları çözmeye yetmediği zaman da mitoman özelliği ortaya çıkar insanoğlu’nun ve büyük bir hikayenin küçük parçası olmayı gönüllülükle kabul eder. Çünkü ölüm doğadaki her türlü uyum sorunun da sonunda, yaşamın karşıtı olarak durur karşımızda. Temelde ölümle yapılan muhasebe sonucunda geçicilik-kalıcık gerilimi toplulukların bir göksel erk’e bağlanmasını zorunlu kılmış, bu erk’in temsilcilerini de toplumun kural koyucuları ve uygulayıcıları olarak atamıştır. Doğa üzerindeki egemenlik, insan üzerindeki egemenliği de içermeye başlar. “iyi”yi arama yolunda çalışan insanın ortaya çıkardığı her ürün, kavram veya hizmet aslında o insanın ütopyasının bir parçasıdır ve o ortaya çıkan şeylerin bütünü ütopyayı bütünler. Bu durum bir anlatıcının öykü anlatması gibidir. O sırada anlatılan öykü, anlatıcı ile dinleyecinin müşterek kabul ettiği bir ütopik evrendir ve öykü anlatılırken hem anlatıcıyı hem de dinleyiciyi var eder. Nesne de aynı kaderi paylaşır, yapım sırasında yapıcıyı var ederken, kullanırken de kullanıcıyı var eder. Çünkü nesnelerin her biri o ütopyaya ulaşma çabasıyla ya mevcut zaman algısıyla ilgili bir problemi çözer(çoğunlukla geçici olarak yavaşlatır, durdurur ya da hızlandırır ) ya mekanla ilgili bir sıkıntıyı giderir, ya da mekan ve zamana sıkışmış benliği özgür bırakır.
Birlikte yaşamanın zorunluluğu ile ortaya çıkan toplumsal sözleşme ile beliren kurumlar ve bu toplumsal sözleşmenin yok etmeye çalıştığı güdüler arasındaki gerilim sonucunda, bireyin içinde bir özgürlük itkisi belirir. Var olan âdet ve geleneklerle ilişkisini kesen birey daha önceden çizilen sınırları aşar ve bu şekilde yeni varoluş ortamını yaratır. Birey seçim yapma hakkını geri kazanır ve bunu da evrimin ona bahşettiği en önemli enstruman olan akıl sayesinde yapar. Akıl,yalnızca saçmalık duygusunu kışkırtmak ve genellikle cevapsız kalan soruyu-Neden?- sormak için ortaya çıkar.
Artık temel problem, epistemolojik, moral ve politik alanda aklı yapılandırmak ve otonomi kaybına yol açmaksızın iletişimin ve birlikte yaşamanın olanağını sağlamaktır. Bu sayede aklın kamusal alanda kullanımı yeni bir etik sorgulaması oluşturur. Seçim yapma özgürlüğü ister göksel iktidarlarda, isterse o iktidarın yere inmiş hallerinde sorumluluğu da beraberinde getirir. Tüm bu değişim yaşamın devamlılığı adına yapılmıştır.Bir failin ahlaki olarak sorumlu olabilmesi, eylemlerinden sorumlu tutulabilmesi için, onun öncelikle eylemlerinin muhtemel sonuçlarının bilgisine sahip olması gerekir. Fakat bu yetmez, onun ikinci olarak bu sonuçları eylemleriyle ortaya çıkarabilme kapasitesini elinde bulundurması ve üçüncü olarak da alternatif bir tarzda eyleme, yani bu sonuçların ortaya çıkmasını önleyecek bir seçim imkanına sahip olması gerekir.
Bu şekilde diyalektik düşünme metodunun temelleri atılmış olur. Bilmeyi yapmakla bir tutar(Antik Yunan), artık onun için ham maddeyi(insan karakteri/deri) alıp belli bir fikir ve işlem kümesini(oyun örgüsü/ayakkabı biçimi) kullanmak suretiyle belli bir ürün(trajedi/ayakkabı) imal etmek doğayı taklit etmek demektir. Doğayı taklit ettiği için de elindeki model hem “güzel” hem de “iyi” dir. Bu iki kavram tek ve bir’dir.Bu dönemde yapma/etme anlamına gelen poiesis kelimesi şiir yazmayı da ayakkabı yapmayı da içerir.Çünkü o dönemde hayat geçirilen bir süre değildir. Tam tersi hayat eylemlerle kurulan bir yapıdır. Dolayısıyla her birey hayatını iyiyi amaçlamış olarak eylemlerle kurar. Bu kurma/yapılandırma eylemi de bizim bugün kullandığımız anlamda Tasarımdır, her birey kendi hayatını tasarlar, buna müktedirdir. Güzellik(kalon), biçim ya da fiziksel görünüm için olduğu kadar zihin ve karakter, gelenekler ve siyasal sistemler için de kullanılan genel bir övgü terimidir ve çoğunlukla “ahlaken iyi” anlamında kullanılır. Nesneyi yapan insan’daki anahtar öğeler; hüner, yetenek, coşku, hayalgücü ve icattır. Bu dönemlerden çok sonra bir Aydınlanma filozofu olan Diderot bile hala hayalgücü’nün hiçbir şey yaratamayacağını, ancak taklit edebileceğini, düzenleme ve derleme yapabileceğini, abartabileceğini, yeniden şekillendirebileceğini söyler.(1767) Tam da o dönemlerde kullanıma giren Industry kelimesinin etimolojisinde bile özenle çalışma, titizlik, yetenek, heves gibi kavramlar yatar.
Medeniyetin ilerlemesi ile birlikte ortaya çıkan üretim araçları ve mülkiyet, farklı sistemlerin ve sınıfların oluşmasına sebep olmuşlardır. İnsanlık tarihinin en kritik kırılma noktalarından biri de tam bu zaman diliminde burjuva kültürünün oluşmasıdır. Kendinden önceki yaşam döngüsünü dramatik bir değişime uğratan burjuva kültürü, homo Faber’in Animal Laborens’e dönüşümünü simgeler. Fransız edebiyat tarihçisi Annie Becq’e göre, daha önce göksel erk’in yeryüzündeki temsilcisi gücünü kaybedince, yükselen yeni sınıf erk’e sahip olur. Bu el değiştirme, nesnenin kullanım değerinden değişim değerine yönelmeyi gösterir. Artık nesnenin kullanım değeri, önemsiz bir katma değerdir. Animal Laborens çalışmanın kendisini bir amaç haline getirerek insanoğlu’nun keşfettiği aklı farklı yollara kanalize eder. Öyle ki Homo Faber bir dönem önce varlık tanımı üzerinden sürekli –Neden- sorusunu sorarken, artık Animal Laborens – Nasıl- sorusunu sorar. Artık Neden üzerine kafa yorulmaz, buna gerek duyulmaz, neden’in bir önemi kalmamıştır. Artık bilgi’nin sağladığı Erk kavramına ulaşmak için, akıl araçsallaştırılır.(Richard Sennet/Zanaat) Bu noktada yapıcı, erk’e tabii olduğu için eyleminin sonuçları erk’in arzusu ve çıkarlarına uygun olmak zorundadır. Şu ana kadar yapıcı olan birey artık endüstriye hizmet ettiği için endüstri ürünleri tasarımcısı olarak anılmaya başlanır. Tam burada başka bir açıdan bakmak konuyu daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Dilin kapasitesi! Dil sadece realiteyi yansıtmaz, çoğu kez onu yaratır. Kilisede evlenen bir çift rahibin bir sözü ile karı-koca ilan edilir,”sanığı… yıl hapis cezasına mahkum ediyorum” diye hükmünü açıklar bir hakim, bir yasayı onaylayan bir parlamento veya askerlerine şeref ve zaferden bahseden bir komutan, dua eden bir din adamı realiteyi tasvir etmez, bunlar realiteye biçim verirler, tıpkı kutsal kitapta Adem’i yanına çağırıp şeylerin isimlerini ona öğreten Tanrı gibi. Mesleğe verilen isim, mesleğin kaderini yönlendirir, ismi Endsütri ürünleri tasarımı olduğu için amaç endüstriye hizmettir, insana değil.
Toplumsal sözleşme denemelerinin neredeyse tamamında sistem ve merkezindeki erk toplumu kontrol edebilmenin yollarını aramış, bunun için de farklı metod ve taktikler geliştirmiştir. Bu yolların en kesin olanı bireyin hayatına karşılık üretim ve tüketim döngüsüyle borçlandırmak ve karşılığını da yaşam süresine yayarak kontrol altında tutmaktır. Bu şekilde geçirilen hayat, insanları Animal Laborens konumuna hapseder. Olması gereken tekrar Homo Faber zihnine geri dönmektir.Mevcut yapıda İş ve işin ürünü olan insanın eseri(human artifact) dünya; ölümlü hayatın beyhudeliğine ve insani zamanın uçuculuğuna bir süreklilik kazandırır. Emeğin ürettiği tüketim nesneleri kullanıldıkları an ortadan kalkarken, insan eseri dünyaya istikrar ve katılık kazandıran homo faber, kullanıldıklarında ortadan kalkmayan “ kullanım nesnelerini” imal eder. Homo Faber, herşeyden önce bir zanaatkar, süreselliği olan ve kullanılan nesneleri üretmek için “ alet yapan varlık”tır. Insanların kendilerine yurt edinebileceği, sürekliliği ve kalıcılığı olan bir dünya kurar.
Başlangıçta değinildiği gibi konuya bir çok açıdan bakmak mümkündür. Bireyin kendi lik algısı bile değişim üzerinden olduğuna göre zaman ve mekan gibi fizik kurallara tabii bir yaklaşım da geliştirilebilir. Şöyle ki; algı üzerinden varlık tanımı yapmaya çalışan birey kendini an be an o nesne ve nesnenin değişimi (çürüme) sayesinde tanımlar.  İşte o değişim termodinamiğin kurallarına göre enerjinin dönüşümüdür. Kartezyen düşüncenin iddia ettiğinin tersine chao ab ordo/düzenden düzensizliğe doğru bir yönelim olduğunu iddia eden entropi’ye göre kapalı bir sistem olan dünyaya dışarıdan enerji dahil edilemeyecektir.
Mevcut enerji kullanılabilir halden, kullanılamaza, geri dönüştürülemeze döner. Enerji bir durumdan başka bir duruma dönüştürülünce bir bedel veya ceza ödenir. Bu bedel, daha sonra bir iş yapılmak istendiğinde kullanılabilecek enerjide azalma demektir. İnsanoğlu, varlığını sürdürmek adına tasarım kavramı sayesinde protezler geliştirmeye başladığında, entropi bu gelişim hızına bağlı olarak artma eğilimi göstermiştir. Yani Tasarım kavramı bir yandan dünyayı insan için daha yaşanılır hale getirirken öte yandan da entropi’nin artmasına katkıda bulunarak dünyanın sonunun yaklaşmasını hızlandırmıştır. Çünkü Tasarımın çöplüğü insanlığın medeniyet tarihi kadar eskidir ve medeniyetin yoğun know-how ve maddi zenginliklerle kutsanmasına rağmen çok değerli olan know-why konusunda çok az tefekkür edilmiştir. İnsanoğlu, maddi hedeflerini gerçekleştirme yeteneklerini elde etmiştir fakat bu hedeflerin hassas ve mantıklı olup olmadığını sorgulama bilgeliğine ulaşmamışlardır. Schumaher’in(1973) uyardığı gibi; “ insanoğlu, bilgelik olmadan hayatta kalmak için fazla akıllıdır”.(2)
Yukarıda da bahsi geçtiği üzere durum eğer chao ab ordo ise yani düzenden düzensizliğe doğru bir süreç yaşanıyorsa insanoğlu kaybettiği düzeni cennet mitiyle tarif etmiş olabilir. Zamanın başlangıcı o yitirildiğine inanılan kusursuz/mutlu/olmayan yer(eutopia/evtopia/autopia) ise potansiyel enerjinin kendini atalete dönüştürmeye henüz başladığı yerdir. Roma’lı Horace’ın dediği gibi “ zaman Dünyanın değerini azaltıyor”dur. Özellikle semavi dinlerle başlayan ve Kartezyen paradigmanın özellikle vurguladığı insan merkezli doktrin ve öğretilerin aksine, doğada insan türünün de içinde olduğu, diğer yaşayan türler ve doğal çevre arasında değerli fakat kırılgan ilişkilerden oluşan bir ağın varlığının kabul edilmesi gerekmektedir.
Kapalı bir sistem olduğu için her türlü eylem için harcanabilecek enerji miktarı sonsuz değildir. Bu noktada sorgulanması gereken tasarım kavramına yaklaşım alternatifleridir. Kartezyen teorinin insanın doğa ile ilişkisinde Tanrı kavramını çıkarıp yerine akıl’ı koyduğunda, aklın her iki kullanım biçimini de meşrulaştırmasına rağmen fayda kavramı üzerine kısa vadeli planlar yapan dönemin ruhunu yansıtan kültür, araçsal akılı hakim zihniyet olarak meşrulaştırmıştır. Kartezyen paradigma içerisinde sınırsız bir güç atfedilen ve özellikle sınırlı kullanımının bir sonucu olarak solipsizme yol açan aklın araçsal kullanımını ilk eleştirenlerden biri aydınlanma’nın en önemli düşünürlerinden Immanuel  Kant’dır. Akla, kendisini tanıma görevi verdiğini söylediği Saf Aklın Eleştirisi eserinde, asıl olarak aklın hangi durumlarda bir geçerlilik iddiasına sahip olacağı sorusunu “spekülatif akla” mesafe koyarak yanıtlamaya çalışmıştır. Ahlak teorisinin en önemli argümanı olan kategorik imperatifin (koşulsuz buyruk) kapsayıcılığı, onun “evrenselleştirilebilir” karakterinden ve buna temel oluşturan öznelerarası düşünme etkinliğinden, yani bireylerin kendi zihinlerinden çıkıp diğer zihinlerin taleplerini de düşünmelerini zorunlu kılan formel ve çıkardan bağımsız bir düşünme kapasitesinden gelmektedir. Bireysel ilgi ve çıkarların sınırlandırılması, aklın kamusal kullanımını gerektirmektedir.    
Bütün bilimsel gelişmeler Aklın keyfi ve tikel amaçlar için kullanımı ile meşrulaştırılmışken, evrensel düstruları hedefleyen aklın kamusal alanı göz ardı edilmiştir.  Daha o dönemlerde akılın bu yanlış kullanımının tehlikesini gören Immanuel Kant’a göre; içimizde, kesin bir şekilde varlığını hissettiğimiz, bir ödev duygusu (vicdan) vardır ve o “yapmalısın”, ”etmelisin” şeklinde kesin buyruklarla (kategorik imperatif) varlığını belli etmektedir. Bu ahlaki emir kesin ve genel olur. Bu kesinlik ve genelliğin meydana gelebilmesi için bencilliğin oluşturduğu göreli hedefleri bırakmak, davranışlarımıza mutlak bir amaç aramak gerekir. Bunu için de, davranışlarımıza mutlak bir amaç koyan bir pratik akıl, bir irade gereklidir. Ona göre, her insan, insanlığın taşıyıcısı olarak, kutsal bir varlıktır. Bu nedenle, biz, her insanda, insanı bir son amaç, kendi başına bir amaç olarak görmeli, asla bir araç olarak görmemeli;  yani, kategorik buyruğun buyurduğu gibi, her insanda insan onuruna saygı göstermeliyiz. Kategorik buyruk, insanlara, kendilerine ve birbirlerine saygıyla bağlanmalarını ve davranmalarını buyurmakla onlar arasında, yani akıl varlıkları arasında ideal bir birlik, beraberlik hazırlamış olur. Bu yüzden kategorik buyruğun birinci formülü ;
“ Öyle davran ki, bu davranışında insanlığı hem kendinde hem de diğer insanların her birinde her zaman bir amaç olarak göresin; asla bir araç olarak kullanmayasın”dır.
Sonuç olarak metin boyunca aklın araçsal kullanımı ve kamusal kullanımı arasındaki fark vurgulanmaya çalışılmıştır. Eğer Entropi kuramı doğruysa ve tasarımcılar kaçınılmaz sonu hızlandırmaktan başka bir şey yapmıyorsa, tam da bu noktada durup, bu mesleğin, dünyanın varlığının devamlılığı adına, meşruiyeti sorgulanmalıdır. Günlük hayata bu kadar hakim olan ve yönlendiren meslek adamlarının Bentham veya Mill gibi klasik faydacıların savunduğu “en geniş kesimin mutluluğunu en yüksek çıkarın” ilkesinden çok, bir tür negatif faydacılık diyebileceğimiz “ acıları en aza indirin “ etik ilkesini benimsemesi gerektiği çok açıktır. En azından ilk dürtü zorunlu olarak bir koruma ve önleme etiği olmalıdır. Çünkü ilerleme ve mükemmelleşme etiğinin, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir mitolojik ütopya olduğu ortaya çıkmıştır. Gelişim ve ilerleme halüsinasyonları görerek entropinin hızlanmasına katkıda bulunmaktan acilen vazgeçilmelidir. Bunun için de gereklilikleri yeniden değerlendirmeli ve öncelikleri tekrar belirlemek gerekmektedir. Maslow’un  gereksinimler piramidinin tabanı göz önüne alındığında dünya nüfusunun%90’ının hala bu aşamada kaldığını farkedilebilirse, kendimizi yıldız tasarımcı ilan etmeden, bu kitlenin de mevcut enerjiden pay alabileceği tasarımlar yaparak gerçekten mesleki olarak daha demokratik davranmış oluruz.
Uygarlık tarihini bir deneyimler tarihi olarak ele alacak olursak görürüz ki koşullar yaşamın içinden gelir, aksi halde hayali bir koşul için yaşamla uzlaşmayan tasarımlar çıkar ve bu bir ölüm biçimidir. Tasarım homofaber’in ilk kullandığı oldowan’dan itibaren ancak yaşamın kurulması amacı ile yapılırsa anlamlıdır, aksi halde dünyanın sonunu getirmekten başka bir işe yaramaz. . Kant’ın etik için kullandığı formülü tasarıma adapte edersek tasarım insan’ı araç değil amaç olarak görmek zorundadır. Amacı da kullanıcı memnuniyeti değil, yılda 4. 5 milyon çocuğun öldüğü bir dünyada çözümün bir parçası olup gerçek mutluluğa ulaşmanın enstrümanı olmaktır. Bu noktada tasarım tatihi içinde yer alan bütün manifestoları bir kenara atıp, insan yaşamıyla doğrudan uğraşan tıbbın ilk manifestik yeminine göz atmak daha anlamlı olacaktır. Hippocrates’in ifade ettiği gibi

1.primum non nocere(asla zarar verme)
2.utilis esse(yararlı ol)

Cümleleri yaşamdaki her eylemin amacı olarak kabul edilmesi gereken düsturlardır gibi görünmektedir. 

“Toplum” diye özetler Cioran “ bir kurtarıcılar cehennemidir”. Biz tasarımcılar da kendimizi -mesleğin alt yapısında “yaratmak” eylemi bulunduğu için- yüksek egolu bireyler olarak bu oyunun çok önemli oyuncuları olarak görme eğilimdeyizdir. Oysa hiçbir oyuncu oyunun kendisinden büyük olamaz, kuramcının kuramından daha büyük, kuramın dünyanın kendisinden daha büyük olamayacağı gibi.
Birilerinin ölmesine izin vermek özde bir kimseyi öldürmekten farklı değilse eğer, öyle görünmektedir ki hepimiz birer katil olmak durumundayız.

‘Hiçbir tasarım dalı ve türü, dünyanın şu ya da bu amaçla şu ya da bu çıkar ilişkileri içinde manipülasyonunda parmağı olan ellerini yok sayamaz ya da bu elleri masumca geri çekemez.’(Teymur N.1998)

Ahlaki sorumluluk bizi çocuklarımızın beslenmesi ve giyinmesine önem vermeye sevk eder; gelgelelim, çocuklarımızın ve çocuklarımızın çocuklarının miras alacakları ve bizim bugünkü kolektif kayıtsızlığımızın dolaylı ya da dolaysız sonuçlarına maruz kalacakları tükenmiş,kurumuş ve aşırı ısınmış bir gezegenin uyuşturucu imgeleriyle karşılaştırıldığında çok da pratik öğütler veremez. Her zaman bize yol göstermiş olan ve bugün hala yol gösteren ahlakın kolları güçlü ama kısadır. Oysa artık uzun,çok uzun kollara ihtiyaç vardır.

References
*True Detective tv series season 1 episode 1
** From special interview with Prof.Dr.Önder Küçükerman
Schumaher Ernst Friedrich (1973) Small is beatiful, London :Blond & Briggs
Cioran Ernil (1998) A short history of Decay, New York : Arcade publishing(first pub. 1949)
Kant Immanuel (1999) The critique of pure reason, Cambridge : Cambridge University Press
Kant Immanuel (2003) “A renewed Attempt to answer the questions: the human race continually improving”, Kant,political writings,Hans Reis ed., Cambridge : Cambridge University Press