ZAMANIN DURDUĞU YER
“Oğul
şunu bil ki,
Sürgünün gerçek nedeni
meyveyi tatmak değil,
sınırı geçmekti”
İlahi
Komedya/ Cennet XXVI.115-17
Eski Ahid’in Çıkış bölümünde 3.Bap’ta
1’den 6’ya “ Buraya yaklaşma, ayağından çarıkları çıkart çünkü durduğun yer kutsal bir
topraktır” der. Bu uyarı sayesinde diğer “yer”lerden ayrı ve değişik, farklı
değer verilmesi gereken yerlerin var olduğu ilan edilmiştir. İnsanoğlu
mitoman’dır. geçicilik- kalıcılık dikotomisini homo erectus olduğu ve Angst’ı
ilk hissettiği an’dan itibaren, kendi sınırlı hikâyesini sınırsız olan bir hikâyeye
bağlayarak aşmaya çalışmıştır. İçinde bulduğu yerkürede işleyen doğrusal
zaman’dan sıyrılabilmek için zamanın doğrusal olarak yaşanmadığı başka bir evrene
ihtiyaç duyar. Günlük hayatın geçiciliğinden ve izafiliğinden sıyrılabildiği
tek evren “ kutsal “ olarak tanımladığı, zaman’dan münezzeh bir “yer” dir.
Atalarının yaşadığı zamana (ab origine, ab initio) her şeyin mükemmel olduğu o
anlara dönmek ve o anları yaşayabilmek için tarihsel dindışı zamanı yok sayıp
ilga ederek kutsal bir zamana ve yer’e sıçramak istemiştir.
Zamanın bir noktasında yeryüzüne
düşürülen insan, sınırsız topografyada ve sınırlı zaman diliminde kendini
boşlukta, kaybolmuş ve yitmiş hisseder. Kendini tanımlayabilmesi için çevresini
ve bulunduğu zaman dilimini veya geldiği yeri, kaynağını tanımlaması gerekir.
Bu durumda da bir “ilk an” tarifine ve bunun ortak kabulüne ihtiyaç duyar. İşte
ortak zihinde biriktirilen bu hikâyenin tamamı mitolojidir. “Mitoloji kutsal
tarihtir, ilk atalarının eylemlerini ve hayatı karşılayışlarını içerir ve her
zaman bir “ yaradılış”la ilgilidir. Bir şeyin nasıl yaşama geçtiğini ya da bir
davranışın, bir kurumun, bir çalışma biçiminin nasıl yaratılmış olduğunu
anlatır. Bu özelliğinden ötürü de mitler insana özgü her anlamlı eylemin örnek
tiplerini oluştururlar.”(M.Eliade/Dinler tarihine giriş) Eliade, kutsalı insanın
tarihinde bir evre olarak değil, yapısının bir parçası olarak açıklar.
Dolayısıyla ona göre kutsal, insanlık sürecinde geçilen bir ara aşama değildir.
İnsan zihni bu unsurları geride bırakamaz. Kutsal, bizzat insan bilincinde
içkin bir unsurdur, bir yapıtaşıdır. Tam bu noktada kutsal’ın tarifini yapmak
gerekir. Kutsallık bir aşkın durum olsa da illa bir Tanrısal referans
gerektirmeyebilir. Kutsal’ın içinde tecelli ettiği nesne-bu bir ağaç, taş, kaya
olabilir( ki bunların hepsi aynı zamanda bir mekân tarifi olabilir) dış görünüş
veya yapısal olarak bir değişime uğramaz. Fakat artık kendisi olmanın haricinde
bir anlam yüklenmiş olur ve yukarıda bahsedilen “ilk an” a ait bir hatırlatma
ve/veya sembol yüklenir. Artık o mükemmel an dondurulmuş olarak kutsalda
mevcuttur. Birey geçicilik-kalıcılık çemberinden ancak doğrusal ilerleyen zaman
diliminden kaçılarak ulaşılan o dondurulmuş an’da varlığını yeniden kurarak
kurtulur. Kutsal’ın tezahür ettiği mekânın zamansızlığı, böylece zamanda
yolculuğu mümkün kılar. Arapça mekân kelimesinin kökü olan kevn yapısının “olmak”
anlamına gelmesi de bu noktada manidardır ve duruma uygundur. Gerçekte ancak
orada ve o an’da “olunur”. Olmak, zaman ve mekân içindeki doğrusal ve
kesintisiz değişimi tarif ederken, kutsal mekân zamansız bir uzamı ve varlığı
tarif eder. Bu alan, kutsalla buluşulan, dindışı dünyadan ve onun günahlarından
arınmış bir mekândır. Kutsal mekân deneyimlerinin ayırt edici özelliği kutsalla
temasa geçmeye imkân vermesidir. Buradan anlıyoruz ki (Eliade’nin de
vurguladığı gibi) “ilk an” deneyimleri bir kerelik değildir, yani bir sefere
mahsus olarak yaşanarak bitmez. Bazı eylemlerle bu anlara geri dönülür ve
tekrar tekrar yaşanır. Bu an’lar “şimdi” haline getirilmiş, bir ilksel efsanevi
zamandır.(M.Eliade/Kutsal ve dindışı. s.48) Dünyanın ilk varoluş anının saflığı
yeniden kazanılması için akışkan zaman durdurulur. Ancak insan her anını
kutsalla birlikte yaşayamaz, bunu istese de yapamaz. Bu zamansal geçiş bir
yüktür, bu yükü taşımak ancak başka bir aşama veya hâl içinde mümkün olur.
Dolayısıyla ara ara kutsal mekânda ve onun dondurulmuş zamanında, izafi
zamandan bağımsızlaşan insan, her seferinde dindışı zamana geri döner/dönmek
zorunda kalır. Dondurulmuş ilksel an’ı yaşamak isteyen insan, yaradılış anının
düzenin ta kendisi olduğunu ve zamanın kaos’a doğru ilerlediğini düşünürken,
tüm yaşamını doğrusal zamanda yaşayan dindışı insan için durum tam tersidir.
Sistem “ordo ab chao” yani kaos’tan düzene doğru ilerler. Karmaşadan düzene
doğru yönlendiren araç ise insanın aklıdır. Bu iki zıt yaklaşımı özetlemek
gerekirse şöyle bir formül kurmak mümkün olabilir; İnsanlar, “ilk an”a kutsiyet
verenler ve “şimdiki an”a kutsiyet verenler olarak ikiye ayrılabilirler. İlk an
aşkın bir referans içerirken, şimdiki an’ın referansı doğrusal zamanda ve o
an’ın içinde kurulur. Bu tez’e istinaden şu açıklamayı da yapmak mümkün;
dindışı insan doğrusal zamanı içinde var olunacak tek yaşam biçimi olarak kabul
etmiş, kendini tarih içinde belirlemiş, sadece tarih içinde var olmaya karar
vermiştir. Dindışı insanın anlayışı ve bilinci açısından bakıldığında zaman
tekdüzedir, mekân homojen ve olağan, nesneler ise değerler açısından nötrdür.
Dindışı insan, dindar insanın hiyerofani olarak algıladığı şeylerde yalnızca
doğal nesneler görmeye meyillidir. Dolayısıyla kutsal mekân kendini diğer
topografyadan ayırırken, dindışı mekân kendini “yer” olarak kurar ve bu “yer”
doğrusal zamanın en belirleyici unsuru olan “şu an”la ve dolayısıyla” burada”
ile bağlantılıdır. Dindışı mekân sırf bu özelliği sebebiyle bile geometri ve
topoloji terimleriyle tanımlanabilir.(C.Norberg-shultz)
Kutsal mekân da, dindışı mekân da bir
referans’a ihtiyaç duyar. Bu nokta her ikisi için de sabit bir noktadır. Kutsal
mekân’da bu referans aşkın bir varlığın sembolü veya yansıması olarak
düşünülebilecek iken ve birey yalnızca aracısı görevindeyken, dindışı mekânın
tek referansı bireyin ta kendisidir. Bir dayanak noktası, bir sabit nokta
olmadan hiçbir şey başlayamaz ve yapılamaz. Kutsal mekân için bu sabit nokta
axis mundi’dir ve doğal olarak o da aşkın bir referans olarak gökyüzü, yeryüzü ve yeraltını taşır
ve birleştirir. İlginç olan şu ki; kutsal mekân hiçbir zaman kendini tam olarak
ifşa etmediği gibi, profan da diyebileceğimiz dindışı mekân da hiçbir zaman
kendini tamamen kutsala dönüşüme bırakmaz. Zaten bir varlık tümüyle kendisini
ifşa ediyor ve ele veriyorsa onun sonsuzlukla ilgisi olamaz. Özellikle örtünmeyi
seven, utangaç bir varlıktan bahsediyorsak aslında kendini açmak için özel bir
aracıyı bekleyen bir gerçeklikten bahsediyoruz demektir.
Hiyerofani kendini açığa çıkarabilmek
için bu dünyaya ve üzerindekilere muhtaçtır. Bu vacip olanın (necessaire),
arızi olana (contigent) muhtaç olması ikilemidir.(M.Eliade/Din ve
Fenomenoloji.s.71) Bu ikilem’in özü bu iki kavramın arasındaki sınırda yatar.
Kutsal tezahür edebilmek için nasıl ki doğaya
ihtiyaç duyar, aynı şekilde yazının en başındaki örnekte de görüleceği üzere
yine kutsal kendini gösterebilmek için ayrıca bir aracıya da muhtaçtır ve o
aracı bireydir. Bu şekilde düşündüğümüzde birey aslında axis mundi’nin ta
kendisidir. Paul Auster’in “Yanılsamalar”
kitabında kullandığı örnek üzerinden düşünecek olursak, insanın olmadığı yağmur
ormanlarında bir ağaç düşse, o ağacın düşüşüne bir aracı olarak insan şahit
olmadığı için o ağacın düşmüş olduğu gerçeği anlamsızlaşır. Bu mantığın devamı bizi
şu sonuca götürür; (belki de) kutsiyet dünyanın/evrenin her noktasında ve her
anında kendini ifşa etmeye hazır olarak bekler hâttâ bir tür yayın yapar ancak
arayüz/aracı olabilecek zihin yapısındaki birey zamanın bir noktasında ve
(tesadüfi) bir yerde kutsiyet akımına maruz kalır ve aracı olarak “gösteren,
işaret eden” görevini yerine getirir.Eco’nun da vurguladığı gibi evrensel algorizm
evrene kurmaca ve sıradışı bir tazrzda bakmayı temsil eder, nasıl göründüğü
değil ne’yi ima edebileceği önemlidir. Doğa, doğaüstü evrenin büyük bir
alegorik temsilidir. Aynı tarzda, aynı emirde ve aynı yaratıcı güç tarafından
yaratılan evrenin homojen olmayıp bazı yerlerin ve bazı zamanların ontolojik
anlamda bir farklılığa ve üstünlüğe sahip olduğunu açıklamak felsefi anlamda
izahı zor bir tanımlamadır. Ayrıca bazı inanç biçimlerine göre yeryüzündeki her
nokta ve varlığın her anı kutsal varlığın tecellisidir.
Kutsal, yeryüzünde aranıp bulunmayı
bekleyen izler bırakmış sayılır. Aracı bireyin üzerine düşen bu terkedilmiş,
çok anlamlı izleri cesaretle açığa çıkarmak ve sahip çıkmaktır. Tabi şunu da
kabul etmek gerekir; Örgütlü maneviyat türlerinde, yaratan ile yaratılmış
olanın karşı karşıya geldiği mekânda korkunç bir asimetri açığa çıkar. Bir
yanda var olanların tümünden sorumlu ve her şeye gücü yeten bir güç, diğer
yanda aciz ve haddimi aşarım korkusuyla kıvranan, çekingen bir aracı tiplemesi
yer alır.
Pekiyi, bu açıklamalardan sonra akla
şu soru gelmiyor mu; kutsal görünmeye neden ihtiyaç duyuyor? Birey açısından
bakacak olursak(başka da şansımız yok zaten) Suretsiz bir dindarlığın var
olması, yaşamda bir yer sahibi olması zordur. Öte taraf gözlerden uzak
tutulmamalı, unutuluşa terk edilmemeli, sürekli teşhir edilmelidir…Kalabalık
insan toplulukları dünyevileşemeyen bir maneviyata sahip çıkmazlar(Ö.Taburoğlu)
Yazının başında mekân’ı tarif ederken
kullandığımız sınır kavramını da
tarif etmek gerekir. Örneğin bir bir ağaç altını mekân olarak tarif
ettiğimizde, ağacın yapraklarının hizasını o mekânın sınırı kabul ederiz çünkü mekân
boşluğa sınır getirir, böylece bir alan tarif edilir. Aynı şey kutsal için de
gereklidir. Bir yerin kutsallığından bahsediliyorsa o yer’in sınırları
çizilebilmelidir. Kutsal’ı kutsal olmayandan ayıran bir eşik olmalıdır. Ancak
bu sınırı kim çizer, kutsal kendini belirli bir alan veya nokta da mı tezahür
ettirir?
Yunanlıların dediği gibi aslında
sınırda bir şeyler var olmaya başlar. Sınırlar da içerden çizilir ve sınırın
dışı güvenli olmayan alandır. Tam bu noktada “kutsal” kelimesinin etimolojik
yapısını incelersek bir ipucu bulabiliriz. “Kutsal” kelimesi Türkçe kut köküne
sel-sal eklenmesiyle oluşturulmuştur. Anlamı, fırsat, hayır, bereket’tir.
Arapça’da ise kutsi kelimesi q-d-s kökünden türemiştir, İbranice esaslıdır ve
anlamı eksiklikten arındırma, temizleme’dir. Dolayısıyla anlaşılan
o ki; sınırın dışı temiz, arınmış veya hayırlı değildir, ancak dünya oradadır,
her şey orada olup biter, hayat orada geçer, sınavlar orada verilir. Sınırın
dışını keşfetme cesareti “ölümü göze “ alma deneyimi ile elde edilir.(*Hegel) Bu
birey’in kutsalın sınırının dışında var olma mücadelesinin verildiği alandır,
birey yorgun düştüğünde, arada, kutsal alana sığınabilir ancak tüm zamanını
orada geçirmez, geçiremez. Ayaltı sakinleri, yere daha sağlam basabilmek için
sonsuzluğa sınırlar çekerek, korku veren boşluğa anlamlar yükleyerek,
rahatlatıcı bir zihin açıklığı kazanabilmelidirler. Verilen yaşam süresi ancak
bu şekilde sürdürülebilir.