17 Aralık 2014 Çarşamba

ZAMANIN DURDUĞU YER
                                                                                              “Oğul şunu bil ki,
                                                                                                Sürgünün gerçek nedeni
                                                                                                meyveyi tatmak değil,
                                                                                                sınırı geçmekti”
                                                                                                              İlahi Komedya/ Cennet XXVI.115-17    
Eski Ahid’in Çıkış bölümünde 3.Bap’ta 1’den 6’ya “ Buraya yaklaşma, ayağından çarıkları     çıkart çünkü durduğun yer kutsal bir topraktır” der. Bu uyarı sayesinde diğer “yer”lerden ayrı ve değişik, farklı değer verilmesi gereken yerlerin var olduğu ilan edilmiştir. İnsanoğlu mitoman’dır. geçicilik- kalıcılık dikotomisini homo erectus olduğu ve Angst’ı ilk hissettiği an’dan itibaren, kendi sınırlı hikâyesini sınırsız olan bir hikâyeye bağlayarak aşmaya çalışmıştır. İçinde bulduğu yerkürede işleyen doğrusal zaman’dan sıyrılabilmek için zamanın doğrusal olarak yaşanmadığı başka bir evrene ihtiyaç duyar. Günlük hayatın geçiciliğinden ve izafiliğinden sıyrılabildiği tek evren “ kutsal “ olarak tanımladığı, zaman’dan münezzeh bir “yer” dir. Atalarının yaşadığı zamana (ab origine, ab initio) her şeyin mükemmel olduğu o anlara dönmek ve o anları yaşayabilmek için tarihsel dindışı zamanı yok sayıp ilga ederek kutsal bir zamana ve yer’e sıçramak istemiştir.
Zamanın bir noktasında yeryüzüne düşürülen insan, sınırsız topografyada ve sınırlı zaman diliminde kendini boşlukta, kaybolmuş ve yitmiş hisseder. Kendini tanımlayabilmesi için çevresini ve bulunduğu zaman dilimini veya geldiği yeri, kaynağını tanımlaması gerekir. Bu durumda da bir “ilk an” tarifine ve bunun ortak kabulüne ihtiyaç duyar. İşte ortak zihinde biriktirilen bu hikâyenin tamamı mitolojidir. “Mitoloji kutsal tarihtir, ilk atalarının eylemlerini ve hayatı karşılayışlarını içerir ve her zaman bir “ yaradılış”la ilgilidir. Bir şeyin nasıl yaşama geçtiğini ya da bir davranışın, bir kurumun, bir çalışma biçiminin nasıl yaratılmış olduğunu anlatır. Bu özelliğinden ötürü de mitler insana özgü her anlamlı eylemin örnek tiplerini oluştururlar.”(M.Eliade/Dinler tarihine giriş) Eliade, kutsalı insanın tarihinde bir evre olarak değil, yapısının bir parçası olarak açıklar. Dolayısıyla ona göre kutsal, insanlık sürecinde geçilen bir ara aşama değildir. İnsan zihni bu unsurları geride bırakamaz. Kutsal, bizzat insan bilincinde içkin bir unsurdur, bir yapıtaşıdır. Tam bu noktada kutsal’ın tarifini yapmak gerekir. Kutsallık bir aşkın durum olsa da illa bir Tanrısal referans gerektirmeyebilir. Kutsal’ın içinde tecelli ettiği nesne-bu bir ağaç, taş, kaya olabilir( ki bunların hepsi aynı zamanda bir mekân tarifi olabilir) dış görünüş veya yapısal olarak bir değişime uğramaz. Fakat artık kendisi olmanın haricinde bir anlam yüklenmiş olur ve yukarıda bahsedilen “ilk an” a ait bir hatırlatma ve/veya sembol yüklenir. Artık o mükemmel an dondurulmuş olarak kutsalda mevcuttur. Birey geçicilik-kalıcılık çemberinden ancak doğrusal ilerleyen zaman diliminden kaçılarak ulaşılan o dondurulmuş an’da varlığını yeniden kurarak kurtulur. Kutsal’ın tezahür ettiği mekânın zamansızlığı, böylece zamanda yolculuğu mümkün kılar. Arapça mekân kelimesinin kökü olan kevn yapısının “olmak” anlamına gelmesi de bu noktada manidardır ve duruma uygundur. Gerçekte ancak orada ve o an’da “olunur”. Olmak, zaman ve mekân içindeki doğrusal ve kesintisiz değişimi tarif ederken, kutsal mekân zamansız bir uzamı ve varlığı tarif eder. Bu alan, kutsalla buluşulan, dindışı dünyadan ve onun günahlarından arınmış bir mekândır. Kutsal mekân deneyimlerinin ayırt edici özelliği kutsalla temasa geçmeye imkân vermesidir. Buradan anlıyoruz ki (Eliade’nin de vurguladığı gibi) “ilk an” deneyimleri bir kerelik değildir, yani bir sefere mahsus olarak yaşanarak bitmez. Bazı eylemlerle bu anlara geri dönülür ve tekrar tekrar yaşanır. Bu an’lar “şimdi” haline getirilmiş, bir ilksel efsanevi zamandır.(M.Eliade/Kutsal ve dindışı. s.48) Dünyanın ilk varoluş anının saflığı yeniden kazanılması için akışkan zaman durdurulur. Ancak insan her anını kutsalla birlikte yaşayamaz, bunu istese de yapamaz. Bu zamansal geçiş bir yüktür, bu yükü taşımak ancak başka bir aşama veya hâl içinde mümkün olur. Dolayısıyla ara ara kutsal mekânda ve onun dondurulmuş zamanında, izafi zamandan bağımsızlaşan insan, her seferinde dindışı zamana geri döner/dönmek zorunda kalır. Dondurulmuş ilksel an’ı yaşamak isteyen insan, yaradılış anının düzenin ta kendisi olduğunu ve zamanın kaos’a doğru ilerlediğini düşünürken, tüm yaşamını doğrusal zamanda yaşayan dindışı insan için durum tam tersidir. Sistem “ordo ab chao” yani kaos’tan düzene doğru ilerler. Karmaşadan düzene doğru yönlendiren araç ise insanın aklıdır. Bu iki zıt yaklaşımı özetlemek gerekirse şöyle bir formül kurmak mümkün olabilir; İnsanlar, “ilk an”a kutsiyet verenler ve “şimdiki an”a kutsiyet verenler olarak ikiye ayrılabilirler. İlk an aşkın bir referans içerirken, şimdiki an’ın referansı doğrusal zamanda ve o an’ın içinde kurulur. Bu tez’e istinaden şu açıklamayı da yapmak mümkün; dindışı insan doğrusal zamanı içinde var olunacak tek yaşam biçimi olarak kabul etmiş, kendini tarih içinde belirlemiş, sadece tarih içinde var olmaya karar vermiştir. Dindışı insanın anlayışı ve bilinci açısından bakıldığında zaman tekdüzedir, mekân homojen ve olağan, nesneler ise değerler açısından nötrdür. Dindışı insan, dindar insanın hiyerofani olarak algıladığı şeylerde yalnızca doğal nesneler görmeye meyillidir. Dolayısıyla kutsal mekân kendini diğer topografyadan ayırırken, dindışı mekân kendini “yer” olarak kurar ve bu “yer” doğrusal zamanın en belirleyici unsuru olan “şu an”la ve dolayısıyla” burada” ile bağlantılıdır. Dindışı mekân sırf bu özelliği sebebiyle bile geometri ve topoloji terimleriyle tanımlanabilir.(C.Norberg-shultz)
Kutsal mekân da, dindışı mekân da bir referans’a ihtiyaç duyar. Bu nokta her ikisi için de sabit bir noktadır. Kutsal mekân’da bu referans aşkın bir varlığın sembolü veya yansıması olarak düşünülebilecek iken ve birey yalnızca aracısı görevindeyken, dindışı mekânın tek referansı bireyin ta kendisidir. Bir dayanak noktası, bir sabit nokta olmadan hiçbir şey başlayamaz ve yapılamaz. Kutsal mekân için bu sabit nokta axis mundi’dir ve doğal olarak o da aşkın bir referans olarak gökyüzü, yeryüzü ve yeraltını taşır ve birleştirir. İlginç olan şu ki; kutsal mekân hiçbir zaman kendini tam olarak ifşa etmediği gibi, profan da diyebileceğimiz dindışı mekân da hiçbir zaman kendini tamamen kutsala dönüşüme bırakmaz. Zaten bir varlık tümüyle kendisini ifşa ediyor ve ele veriyorsa onun sonsuzlukla ilgisi olamaz. Özellikle örtünmeyi seven, utangaç bir varlıktan bahsediyorsak aslında kendini açmak için özel bir aracıyı bekleyen bir gerçeklikten bahsediyoruz demektir.                
Hiyerofani kendini açığa çıkarabilmek için bu dünyaya ve üzerindekilere muhtaçtır. Bu vacip olanın (necessaire), arızi olana (contigent) muhtaç olması ikilemidir.(M.Eliade/Din ve Fenomenoloji.s.71) Bu ikilem’in özü bu iki kavramın arasındaki sınırda yatar.  Kutsal tezahür edebilmek için nasıl ki doğaya ihtiyaç duyar, aynı şekilde yazının en başındaki örnekte de görüleceği üzere yine kutsal kendini gösterebilmek için ayrıca bir aracıya da muhtaçtır ve o aracı bireydir. Bu şekilde düşündüğümüzde birey aslında axis mundi’nin ta kendisidir. Paul Auster’in “Yanılsamalar” kitabında kullandığı örnek üzerinden düşünecek olursak, insanın olmadığı yağmur ormanlarında bir ağaç düşse, o ağacın düşüşüne bir aracı olarak insan şahit olmadığı için o ağacın düşmüş olduğu gerçeği anlamsızlaşır. Bu mantığın devamı bizi şu sonuca götürür; (belki de) kutsiyet dünyanın/evrenin her noktasında ve her anında kendini ifşa etmeye hazır olarak bekler hâttâ bir tür yayın yapar ancak arayüz/aracı olabilecek zihin yapısındaki birey zamanın bir noktasında ve (tesadüfi) bir yerde kutsiyet akımına maruz kalır ve aracı olarak “gösteren, işaret eden” görevini yerine getirir.Eco’nun da vurguladığı gibi evrensel algorizm evrene kurmaca ve sıradışı bir tazrzda bakmayı temsil eder, nasıl göründüğü değil ne’yi ima edebileceği önemlidir. Doğa, doğaüstü evrenin büyük bir alegorik temsilidir. Aynı tarzda, aynı emirde ve aynı yaratıcı güç tarafından yaratılan evrenin homojen olmayıp bazı yerlerin ve bazı zamanların ontolojik anlamda bir farklılığa ve üstünlüğe sahip olduğunu açıklamak felsefi anlamda izahı zor bir tanımlamadır. Ayrıca bazı inanç biçimlerine göre yeryüzündeki her nokta ve varlığın her anı kutsal varlığın tecellisidir.
Kutsal, yeryüzünde aranıp bulunmayı bekleyen izler bırakmış sayılır. Aracı bireyin üzerine düşen bu terkedilmiş, çok anlamlı izleri cesaretle açığa çıkarmak ve sahip çıkmaktır. Tabi şunu da kabul etmek gerekir; Örgütlü maneviyat türlerinde, yaratan ile yaratılmış olanın karşı karşıya geldiği mekânda korkunç bir asimetri açığa çıkar. Bir yanda var olanların tümünden sorumlu ve her şeye gücü yeten bir güç, diğer yanda aciz ve haddimi aşarım korkusuyla kıvranan, çekingen bir aracı tiplemesi yer alır.
Pekiyi, bu açıklamalardan sonra akla şu soru gelmiyor mu; kutsal görünmeye neden ihtiyaç duyuyor? Birey açısından bakacak olursak(başka da şansımız yok zaten) Suretsiz bir dindarlığın var olması, yaşamda bir yer sahibi olması zordur. Öte taraf gözlerden uzak tutulmamalı, unutuluşa terk edilmemeli, sürekli teşhir edilmelidir…Kalabalık insan toplulukları dünyevileşemeyen bir maneviyata sahip çıkmazlar(Ö.Taburoğlu)
Yazının başında mekân’ı tarif ederken kullandığımız sınır kavramını da tarif etmek gerekir. Örneğin bir bir ağaç altını mekân olarak tarif ettiğimizde, ağacın yapraklarının hizasını o mekânın sınırı kabul ederiz çünkü mekân boşluğa sınır getirir, böylece bir alan tarif edilir. Aynı şey kutsal için de gereklidir. Bir yerin kutsallığından bahsediliyorsa o yer’in sınırları çizilebilmelidir. Kutsal’ı kutsal olmayandan ayıran bir eşik olmalıdır. Ancak bu sınırı kim çizer, kutsal kendini belirli bir alan veya nokta da mı tezahür ettirir?
Yunanlıların dediği gibi aslında sınırda bir şeyler var olmaya başlar. Sınırlar da içerden çizilir ve sınırın dışı güvenli olmayan alandır. Tam bu noktada “kutsal” kelimesinin etimolojik yapısını incelersek bir ipucu bulabiliriz. “Kutsal” kelimesi Türkçe kut köküne sel-sal eklenmesiyle oluşturulmuştur. Anlamı, fırsat, hayır, bereket’tir. Arapça’da ise kutsi kelimesi q-d-s kökünden türemiştir, İbranice esaslıdır ve anlamı eksiklikten arındırma, temizleme’dir. Dolayısıyla anlaşılan o ki; sınırın dışı temiz, arınmış veya hayırlı değildir, ancak dünya oradadır, her şey orada olup biter, hayat orada geçer, sınavlar orada verilir. Sınırın dışını keşfetme cesareti “ölümü göze “ alma deneyimi ile elde edilir.(*Hegel) Bu birey’in kutsalın sınırının dışında var olma mücadelesinin verildiği alandır, birey yorgun düştüğünde, arada, kutsal alana sığınabilir ancak tüm zamanını orada geçirmez, geçiremez. Ayaltı sakinleri, yere daha sağlam basabilmek için sonsuzluğa sınırlar çekerek, korku veren boşluğa anlamlar yükleyerek, rahatlatıcı bir zihin açıklığı kazanabilmelidirler. Verilen yaşam süresi ancak bu şekilde sürdürülebilir.
Sonuç itibariyle metin boyunca kutsal’ın mahiyetinin zamandan münezzeh olmayla doğrudan ilgisi gösterilmeye çalışıldı. Bu durumun en iyi örneği de Yunan mitolojisinde görülür. Gaia yeryüzünü simgeleyen, arzın tecessümü olan tabiat tanrıçası ve Cronos’un karısıdır. Cronos zaman tanrısıdır ve felsefi anlamda her varlığı kemiren ve yiyen bir mitolojik figürdür. Doğan her çocuğunun Cronos tarafından yenmesi yüzünden Gaia tekrar hamile olduğunda Girit’te İda dağında doğumunu yapar ve doğan çocuğu Cronos’tan saklar. Doğan çocuk Zeus’tur ve büyüdükten sonra titanlarla anlaşarak Cronos’u tahtından eder ve onun yerine geçer. Böylece zaman tanrısının hükmünü yok eder, artık zamandan münezzehtir. Kutsal olabilmek için zaman denilen zalim hükümdarın yok edilmesi gerekecektir. Zaman tarafından tüketilmemek için zamandan kurtulmak gerekir.  Zamandan özgür olmak geçicilik çemberinin kırılması ve dolayısıyla profan’lıktan hiyerofan seviyesine yükselme, kutsal’ın doğrudan deneyimlenmesi anlamına gelmektedir. Bu durum doğası gereği sınırlı bir deneyimdir ve yine doğası gereği belirli bir mekânda yapılması gerekir. Kutsal mekan’ı tanımlayan tam da bu deneyimdir ancak noktaya kadar anlatılan dikotominin özünde şu problem yatar: zamanın miktarını arttırmak veya dondurmak (bu deneyimin sürekli yinelenerek tekrarlanması) yine aynı kavramın niceliği ile ilgilidir. Zamandan gerçekten münezzeh olmak zamanın varlığına rağmen içinde olunan akışın farkında olmaktır. Kaba bir tabirle zaman an’lardan oluşur, geçmiş, bir hatırlama şuurundan ibarettir, gelecek ise umut etme prensibine dayanır. Dolayısıyla elimizde sahip olunan bir an da yoktur. Sadece akışın bütünü vardır ve ölçek olarak (ancak birey ölçeğinde sonlandığında) değerlendirilebilecek bir aralık vardır. Bu durumda bireyin yapabileceği en anlamlı davranış o akışın bütününü “yaşadım” diyebilmek için niteliğini arttırmak olmalıdır.     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder