“Hakikat tıpkı ahlak gibi göreceli bir meseledir.Olgular yoktur,sadece yorumlar vardır.”
F.Nietzsche
Etik tarihinin başlangıcından günümüze doğru bakışımızda özellikle İngiliz siyaset biliminin ve Fransız ihtilali’nin dünya tarihindeki yerlerine özellikle dikkat etmemiz gerekmektedir. Özellikle 18.yüzyıl Aydınlanma çağının devamı niteliğindeki bilim ve sosyal reformlar, düşünürleri yaklaşımlarını geliştirmeye yöneltmiştir. Dönemin en önemli düşünürlerinden Kant’a göre ahlaki varlıklar olma koşulsuz buyruğun farkına varmak ve ona göre eylem yapabilmeyi idrak etmeyi gerektirir. Bir anlamda “yapmalısın” demek “yapabilirsin” anlamına gelir. Eğer erdemli olacaksak görevlerimizi yapmalı ve eğilimlerimizi göz ardı etmeliyizdir. Ancak insanoğlu Kant’ın ısrarla üzerinde durduğu kadar rasyonel bir varlık olmaktan çok duygusal bir varlıktır ve kararlarının çoğunu bu yöndeki eğilimleriyle verir. Örneğin Scheler’e göre bir şeyin değer’ini ona duyduğumuz sevgi veya nefret belirler. Bu nedenle insan hep bir değerler çokluğu içinde yaşar. Kant rasyonalite yaklaşımıyla bu değerler çokluğunu bir kalemde silip atar. Scheler için değerler, her şeyden önce insanın hayatına anlam katan, bu dünyayı anlamlı kılan şeylerdir. Değerler, Kant’ın ahlak yasası gibi evrensel geçerliliğe sahip değildir, insan değer koymaz sadece onun arkasından gider ve onu gerçekleştirmeye çalışır. Dolayısıyla kendi içindeki hiyerarşi de değişmez.
Kant’ın en olgun çağında, aynı dönemde Fransa’da ortaya çıkan devrim ve bu devrime ait kavramlar ( özgürlük, eşitlik, kardeşlik) dünyaya insana yeni bir bakış getirmeye çalışır. İnsanoğlu yeniden özgürlük kavramının sınırlarını tartışmaya başlar. Rousseu , insanların doğuştan eşit olduğuna inanmakta, çoğunluğun iradesinin (halk egemenliği) siyasal rejim hâkim olması gerektiğini vurgular. Diderot ve d’Alambert ise yasa önünde eşitlik, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi talepleri ifade eder.
Aydınlanma filozoflarını etkilerini yanında İngiliz Halklar bildirgesi gibi metinler ve bunların temelini oluşturan John Locke’nin fikirleri ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesindeki dile getirilen demokratik ilkeler ve liberal ekonomi fikirleri burjuvaları hareketlendirmiştir. Fansızlar dışarıdan gelen fikir ve hareketleri içselleştirerek ihtilale zemin hazırlamışlardır.
Fransız ihtilalini hazırlayan birçok ön aşamadan biri ve belki en önemlisi olan ve 1776’da duyurulan Amerikan bağımsızlık bildirgesinde şu sözler yer almaktadır:"Bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz".
Dünya, uzunca bir süre bu ipucu şeklinde verilen ama bir türlü gerçekleşemeyen sosyal düzen özleminin sağlam temellere oturmasını beklemiştir. Kant sonrası yüzyılda üç genel eğilim kendiliğinden oluşmuştur ;
· Oluşun ardındaki “değişmeyen”i bulmayan çalışan saltık idealistler ve “değişmeyen’i özgürlük kavramı olarak düşünen toplumbilimciler(Schelling,Fichte,Hegel),(Comte,Proudhon)
· Saltık’ın bilinebileceğine inanmayan bir eğilim: İngiliz yararcıları (Bentham ,Mill), Schopenhauer’in kötümserliği, Kierkegaard’ın bireyciliği
· Bilimsel eğilim(Marx, Engels)
Fichte, özet olarak ben-ben olmayan kavramını tanımlamaya çalışır ve bunu eyleme bağlar. Schelling, Fichte’nin kavramlarını yere bastırmak için başka bir kavram öne sürer : saltık. İdea ve gerçek, ben ile ben olmayan, tin ve madde, “saltık” ta kaynaşırlar.
Günümüzde etkilerinin devam ettiği diğer bir düşünür de Hegel’dir. Aristo’dan alıntıladığı salt düşünceden oluşan bir Allah kavramı vardır ki onu Tin olarak açıklar. Tin’in de tek başına anlamı yoktur. O, karşıtıyla yani sonlu, sınırlı bir doğayla anlam kazanır. Tin her zaman bir sürece dayanarak bilince varır. Bu süreç diyalektiktir. Diyalektik üç zamanlı bir eylemdir ;
Birinci zaman: Sav (tez) Tin kendi kendini düşüncesinde bilir.
İkinci zaman: Karşısav (antitez) Tin, kendini doğada oluşturduklarıyla bilir. Gerçeklik karşıtına dönüşür.
Üçüncü aşama: Bireşim (Sentez) Tin bilince kavuşur. Kendini önce insan tinleri aracılığıyla bilir.
Hegel’e göre filozoflar hiçbir zaman “eksiksiz felsefi hakikat” gibi bir şey üretemeyeceklerdir çünkü fikirler doğaları gereği sürekli değişir. Bilgi dinamik bir süreçtir. Bu süreç içerisinde hiçbir nesnel kalıcı olgu veya doğru olamayacağını vurgularken Hegel postmodernizm’in bir kahini gibi görünmektedir.
Yunanca tartışma anlamına gelen diyalektiği kullanan Marx ve Engels, bu kavramla evrenin ve toplumun maddeci yorumunu yaptılar. Sonuçta sadece dünyayı anlamayı değil aynı zamanda değiştirmeyi kendine hedef edinen bir felsefe oluşturdular. Marx, olaylar incelenirken, yalnızca yapıcı öğeler değil, onların ilişkilerini ve yasalarını bilmenin önemimden bahseder. Ona göre karşıtlıklar kuramı diyalektik eylemin temelidir. Bir gerçeği çözmeye başladığımızda sonunda karşıtlarla uğraşmak zorunda kalırız.
Özgürlük, kölelik yolundan geçmeden elde edilemez, bir grubun zenginleşmesi için başka bir grubun fakirleşmesi gerekir gibi basit karşıtlıklar sistemin temelini oluşturur. Marx’ın öğretisi, genel çizgileriyle bir toplumsal özgürlük öğretisi olarak karşımıza çıkar. Bir devrim niteliği taşıyan bu fikirlerin ilk temellerini oluşturan Hegel’in idealizm kavramının hatalı olduğu vurgulamaya çalışan dönemdeşi Schopenhauer’dir. Kant’ın en dikkat çeken öğrencisi olan bu düşünür, bir dönem Berlin üniversitesinde yaptığı konuşma salonunu Hegel ile paylaşmak zorunda kalmıştır ve Hegel’in de temelini oluşturan Schelling ve Fichte’yi de en az Hegel kadar eleştirmekten çekinmemiştir. Temelde istenç (irade) kavramına tutunan düşünüre göre evren ve yaratılmış her şey tasarıma indirgenir, “evren, benim tasarımlarımdan başka ve fazla bir şey midir?” diye sorar. İstenç “kendinde şey” ve gerçeğin kaynağıdır. İnsanın evrene egemen olan istenç’ten özgür kalabilmesinin tek yolu bireyin kendi istencini oluşturmasıdır, ancak bu yolla tam özgürlüğe kavuşulabilir fakat bu konuda düşünür hiç iyimser değildir. Schopenhauer’deki kötümserlik insanın doğasından kaynaklanır ve bu eğilimi ancak Budist bir yaklaşımla bertaraf etmeye çalışır. O’na göre her türlü arzu eksikliklerden kaynaklanır ve bu durum acı verir. Kendi söylemiyle “yaşam sıkıntıdan acıya salınan bir sarkaç” gibidir. Kurtuluş sanattadır ancak maalesef bu his de kalıcı değildir. Benzer kötümser tavrı Nietzsche’ye miras bırakan düşünür bir anlamda nihilizm’in de ilk nüvelerini oluşturmuştur. Mevcut ahlak kavramının zayıf ve ezilmiş halkların ahlakı olduğunu savunur, bu ahlak Avrupa’ya Yahudi ve Hristiyanlıkla birlikte geçmiştir. Bundan önceki ahlak Antik Yunan’ın , Romalıların ve Germenlerin sert ve acımasız efendiler ahlakıdır. Nietzsche’ye göre elinden bir şey gelmeyen güçsüzlük iyiliğe dönüşür. ”Öç alamıyorum”, “Öç almak istemiyorum”’a döner. Böylece sağ yanağınıza tokat yediğinizde sol yanağınızı da çevirirsiniz. Bu durumdan kurtulmanın yolu bir üst evreye geçip üstün insanı oluşturmaktır. Maalesef bu düşünürün fikirleri de faşizm gibi insanı insan için ezen sistemlerin malzemesi olmuştur. İşin ilginci kendisi bir etik önermemiş olmasına rağmen kendinden sonraki birçok etik kuramını doğrudan etkilemiştir. ”Tanrı öldü” sözü modern Batı insanının değerlerinin çöktüğünü gösterme amaçlıdır. Ona göre özgürlük, güç istenciyle yeni değerler yaratmak ve onlara göre yaşamaktır. Ahlaklılığın başka bir ölçütü yoktur. Radikal şüpheciliği,”akla” dayalı bir takım ahlaki olgular veya ahlaki evrensel kurallar olabileceğini kabul etmez.
Yaşadığı dönemde Hegel’i eleştiren önemli düşünürlerden biri de Soren Kirekegaard’dır. Bu düşünüre göre Antik Yunandan itibaren birçok düşünür özlerle, idealarla uğraştığı için gerçek yaşamı gözden kaçırmıştır. Ona göre soyut düşüncelere dalmakla ya da doğa bilimlerinde olduğu gibi küçük ölçekli ölçümlerle birey ve yaşamı anlaşılamaz. Varoluş algılanamaz ancak sezilir ve bu sezgi durumu arttıkça kişinin yaşam anları artmış demektir. Diğer türlü varoluş sezgisi azsa yaşam sistedir ve süre artsa da yaşam azdır. Bu yaklaşımda diğer düşünürler tarafından fazlaca şiirsel bulunmuştur. Aldığı eğitim yüzünden din temelli bir felsefe oluşturma çabası olarak görülür. Ona göre etik olan, dinsel olana yalnızca bir öndeyiştir ve dinsel olan da zorunlu olarak insan aklına hücumdur.(us vs. inanç)
Sosyolojist etiğin bir diğer türü de yine o dönemde bilim sayesinde ortaya çıkmış olan sosyal darwinizm ve evrim etiğidir. Buna göre doğada bir var olma savaşı ve yasaları hakimdir. Toplumlar ve bireyler için de aynı durum söz konusudur. Bu konu ayrıca evrim etiği olarak çağdaş yaklaşımlarda incelenecektir.
Dikkat edilirse 19.yüzyılın büyük ahlak filozoflarının hepsi, ahlaki status qou’ya karşı sistemler kuran anti-Alman Almanlardır. Bunun sebebi pagan Germen ırkına set çekebilen hristiyanlığın ve kilisenin o dönemde zayıflaması ve güçten düşmesidir. Düşünürlerin yaşadıkları çağın gerçeklerinden kopuk olmaları, dönemlerinin siyasi ve ekonomik yapısından özgür davranmaları beklenemez. Bu nedenle her düşünür kendi dönemi içinde ele alınmalı ve ona göre değerlendirilmelidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder