12 Ağustos 2012 Pazar

TASARIM ve HİPOTEZ

Tasarım ve hipotez
                                          
Tasarım etimolojik olarak anlam kazandıgı zamanlardan itibaren eğitim ve uygulamada hangi disipline dahil edilecegi hep tartışılagelmistir. Verilen eğitim ekollere gore değişse bile alt yapı bileşenleri mühendislikle sanat arasında bir skalada listelendirilmistir. Sonuç ürün sanata yakın konumlandırıldıkça korkakca bir dokunulmazlık kazanmış ve neredeyse bütün eleştiri kanalları kapanmıştır. Böylece çevremiz talep edilmeden arz edilen sanatımsı ürünlerle doldurulmuştur. Gerçekte sanatın özgünlük karakteri toplumda ayrıcalıklı yer almasına sebep olur ve tasarımcı bu özgünlük şartını kullanarak sanatın ayrıcalığına sahip olmak ister, çünkü pazarın rekabetçi ortamında bu durumun bir avantaj olacağını bilir. Özgünlük kelimesi; köken itibariyle yunanca bir kelime olan poesis‘e dek uzanır; bu kelimeyi de Platon ve diğerleri daha önce hiç bir şeyin olmadığı yerdeki bir şey anlamında kullandılar. Oysa Lucretius’un da dediği gibi hiçlikten sadece hiçlik doğar,yani tasarım diliyle söylersek herşey redesign’dır.

Tasarıma yukarıda bahsedilenin tersine bir yaklaşım geliştirerek bakabilirsek ve matematik ve fizik gibi bir bilim dalı olarak kabul edersek, o zaman arza sunulan bütün ürünler bir anda hipotez tarifi kapsamına girerler. Eddington’un bilim tarifini ödünç alırsak “ bilim, deneyim gerçeklerine bir düzen verme çabasıdır”, dolayısıyla ürünler de, saptanmış bir probleme geçici çözümler haline gelirler. Tasarım ve hipotez, eldeki verilerin gerçeklerine bir öneri olarak deney ve gözlemlere açık olacaktır. Çürütülebilir, eklemelerle geliştirilbilir,en önemlisi eleştirilebilirdir. Bu yaklaşım tam da İmmanuel Kant’ın 250 yıl önce söylediği gibi”aklını kullanma cesareti göster”mektir.

Benzer bir durumla ilgili bir araştırma  2005’de WALLSTREET JOURNAL dergisinde bir makalede sunulmuştur. Jane Spencer’ın yazdığı Lessons from brain-damaged investor adlı makalede, isminden de anlaşılacağı üzere travma sonucunda beynin bazı dokuları zarar görmüş yatırımcıların başarı oranının bu deneyimi yaşamamış olanlara göre çok daha yüksek olduğu saptanmıştır. Gelişmiş tıbbi teşhis yöntemleriyle yapılan araştırmaların sonucunda beyni hasar görmüş yatırımcıların özellikle korku, empati gibi duygulardan arınmış bir şekilde işlerini yaptıklarını, dolayısıyla diğerlerinde engel haline gelen özelliklerden sıyrılmış olarak mesleklerinde daha kolay başarıya ulaştıkları gözlenmiş. Hatta bu araştırmalar sonucunda bir bilim dalı bile ortaya çıkmış ve adına neuroeconomics  denmiş.

Aynı şekilde praxis’de kendisine engel olabilecek duyguları çıkartabilmek tasarımcılar için de geçerli olabilseydi ne olurdu diye düşündüğümüzde, yazının başında yer alan, eleştirilmekten ürktüğü için sanata yaslanan tasarım ürünler yerine, rasyonel çözümlere doğrudan ulaşılabilirdi diye düşünmek gayet mümkün. Burada bahsedilen, tasarımcının duygularını alıp geriye ne kalıyor görmek ya da bir tasarım robotu oluşturmak değil, tam tersi satış kaygısıyla sadece sahte duyguları manipüle eden bir meslek adamının istemese bile etik bir eylemde bulunması için yapılacak bir deney. Duygular aslında hala yerinde duracak, hatta eyleme başlamadan önce insanlık adına yapılacak eylemin niyeti için gayet samimi bir duyguya ihtiyaç var. Duygusal sadeliği geliştirmek ve o yolla endüstriyel sadeliğe ulaşmak bu hayal mahsulü deneyin amacı olacaktır. Aksi halde tüm duyguları elinden alınmış tasarımcı Cubrick’in clockwork orange filmindeki Alex karakterine dönecektir. Yani elinden suç işleme kabiliyeti alınmış ve insani özelliklerini yitirmiş bir karaktere dönecek ve doğallığını yitirecetir.

Ne yapılması gerektiğine karar verilemeyen durumlarda Occam’ın usturasını kullanmak ve en sade çözümü seçmek çoğunlukla faydalıdır. Bu durumda en basit çözüm insan hayatıyla doğrudan bağlantılı başka bir disiplin araştırmak, o disiplinin tariflerine bakmak olacaktır. Örneğin Tıp bilimi her geçen gün yapılan araştırma ve deneylerle ilerleme kaydeden bir disiplindir. Yeni hipotezler üretilir, eleştirilir, yepyeni bir hipoyezle eskisi çürütülür ve böylece gelişim sağlanır.
Bu bilimin kurucusu sayılan hippokrates’in iki temel düsturu :
·        Primum non nocere; asla zarar verme (mevcuttan daha kötü hale getirme)
·        Utılıs esse; yararlı ol

dur ve aynı düsturları doğrudan tasarıma taşımak mümkündür. Bir probleme önerilecek çözüm asla daha öncekinden zayıf veya muadil olmamalıdır ve mümkünse içerdiği yenilikle kullanımda, malzemede, maliyette bir avantaj sağlamalıdır. Böylece tasarım da bilim statüsünde ereksel ve rasyonel bir faaliyet haline gelir. Hipotez ürünler tartışılabilir ve eleştirilebilir olur, dolayısıyla gelişime açılır. Birbirinin kopyası ürünlerin ortaya çıkması bu yolla engellenebilir.

Bütün bu farazi akıl yürütmelerin tek sebebi tasarımın mevcut merkezi kaydırmak ve rasyonaliteye getirmek çabasından kaynaklanıyor. Tasarım insanoğlunun zekasının gücüdür ve güç sorumluluk getirir. İnsanlığa karşı işlenen en büyük suçlar, aklın hakimiyeti, daha iyi bir düzen ve daha çok mutluluk adına işlenmiştir. Sonuç olarak hiçbir eylem, o eylemin başkaları açısından yaratacağı kısa ve uzun vadeleri olası tüm sonuçları hesaba katılmaksızın değerlendirilmemelidir. Animal Laboren’in “nasıl”ı yerine homo faber’in “neden” sorusu mesleki düstur haline geldikçe yazının konusu olan deneyin sonuçlarına yaklaşmak mümkün olacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder