Yazarın adı geçen makalesine
bakış atmadan önce, Modernist yaklaşımla yetiştirilmiş ve postmodern
düşünürlere pek de aşina olmayan bireyler için(mesela ben)Göstergebilim ve
yazar hakkında kısa bir araştırma yapılması metni anlamada kolaylık
sağlayacağından, konu ile ilgili metinlere kabaca göz atmak gerekmektedir.
Yazarın yayınlarına toplu bir
bakış atıldığında “eleştirel denemeler” kitabının önsözünde “Göstergebilim,
Lacan’cı ve Althuser’ci izleğin birlikte yer aldığı genç “les chaiers pour
d’analyse’in(dönemin süreli yayınlarından biri, 1966, MB) çıkışıyla iyiden
iyiye kendini gösterir. Marksizm’in ve psikanalizin kavuşması, konuşan özneyle
tarihin yeni ilişkisi, metnin kuramsal ve polemik düzeyde yapıtın yerini
alışı…1967’den başlayarak Derrida’nın kitaplarıyla, Tel Quel hareketi ve Julia
Kristeva’nın çalışmalarıyla belirlenmiş olan süreç..” diye kavramın teorik
başlangıcına ışık tutar. Aynı kitabın “Yapısalcı Etkinlik” bölümündeki tarifi
gayet açıktır ; “ her yapısalcı etkinliğin amacı bir nesneyi yeniden kurmak ve
bunu bu nesnenin işleyiş kurallarını(işlevlerini) bu yeniden kurulumda ortaya
çıkaracak şekilde gerçekleştirmektir. Dolayısıyla yapı aslında nesnenin
görüntüsüdür ama yönetilen, nesne ile ilgili bir simulakr olur çünkü taklit edilen nesne o ana dek görünmez kalmış,
daha doğrusu doğal nesnede kavranamamış bir şeyi ortaya çıkarır. YAPISALCI İNSAN
GERÇEĞİ ALIR, ONU AYRIŞTIRIR SONRA YENİDEN BİRLEŞTİRİR.
Tasarım
eyleminin yıkıcı-yapıcı bir eylem olması gibi- kavramlar ve formlar önce
patlatılır(mümkün olan en küçük birimlerine kadar), sonra yeni bir bağlam ve
ilişkiler ağıyla yeniden birleştirilir. Bu ilişkilerin uyumu, tasarımcının zekâsına(bağlantı
kurma kapasitesi), tecrübesine ve entellekt hazinesinin zenginliğine bağlıdır.
Simulakr, nesneye eklenen
anlıktır (idrak, yargı, entelekt)ve bu ekleme insanın kendisi, tarihi, durumu,
özgürlüğü ve doğanın onun zihnine karşı direnişi olduğu için antropolojik bir
değer alır. Yapısalcılık temelde ”mimetik”
bir etkinlik olduğu için bilimsel yapısalcılıkla, edebiyat ve sanatla arasında
hiçbir fark yoktur.
İnsanın
doğayla her türlü ilişkisi mimetik olduğu için, bir yeti olarak sahip olduğu
kategorik temsil fakültelerini kullanır(sembol vs..)suretsiz’in suretli’de
kendini göstermesi(eidos’un doksa’da izlenebilmesi), kavramın algıda
belirmesi(zuhur etmesi, açığa çıkması gibi)
“Simulakr etkinliğine bağlı
kılınmış ilk nesne ister dünya tarafından önceden bir araya getirilmiş olsun,
ister artifakt olsun, değişen bir şey olmaz: bir sanatı tanımlayan, kopyalanan
nesnenin doğası değildir, insanın onu kurarken yeniden kattıklarıdır.”
Bu
alıntıda hala yukarıdaki tasarım temel kuramına destek kabul edilebilecek bir
yorum yapar Barthes. Platoncu yapmak-olmak(poiesis) kavramına ister istemez(
muhtemelen bilmeden) bir gönderme yapar. Antik Yunan’da hayat nefes alıp vermek
değildir, yaşam birey tarafından poiesis kapsamında tesis edilen bir şeydir. Ve
bu bakış açısıyla birey yaptığının kendisi olur. Bu ardışık bir eylem değildir,
ikili başlığına rağmen ikisi bir ve aynı şeydir. Bu kavrama güncel bir yorum da
Jackson Pollock’tan gelir” resmin konusu, ressamın ta kendisidir.”
Nesne işlevleri(burada işlev
anlam kurulumu şekilde, MB) ortaya çıkarmak için yeniden kurulur ve bu da,
deyim yerindeyse, yapıtı var eden yoldur, bu nedenle yapısalcı yapıttan çok
yapısalcı etkinlikten söz etmek gerekir.
Bu
alıntıda da hala Barthes, az önce yapılan Platonik Antik Yunan yaşam anlayışını
destekleyen bir ifade kullanıyor. Çağdaş düşünürler bazen- burada da gördüğümüz
gibi- bu kavramları körlemesine tekrar keşfedebiliyorlar. Yazarın bu metninin
seçilme sebebi de bu. Yukarıdaki araştırma yapılmadan önce yazara ait “ okumak,
yazmaktır” aforizması, konunun ve yazarın irdelenmesinde Platonik benzeşim
sayesinde yardımcı olmuştur. Bir metni, kavramı, nesneyi anlamak(?) onu yeniden
kurmaktır ve bu eylemi yaparken her neyi yapıyor, kuruyor, tesis ediyorsanız
onun ta kendisi olursunuz.
Yapısalcı etkinlik iki tipik
işlem içerir; Parçalara ayırma ve birleştirme. Parçalara ayırma, bu nesnedeki
ayırt edici konumundaki belli bir anlamı yaratan devingen parçaları bulmaktır,
parçanın kendisi içinde anlamı yoktur ama konfigurasyonuna getirilmiş en ufak
değişiklik bütünde bir değişime yol açar.
Bu
parçalama ve birleştirme eylemi de oldukça subjektiftir[dolayısıyla bir normu
yoktur]. Parçaları neye göre böldüğümüz ve birleştirdiğimiz belli değildir.
Yalnızca bu konu bile başlı başına araştırılması, üzerine düşünülmesi gereken
bir konudur.(Algının subjektifliği)
Metnin sonunda bir Antik Yunan
referansıyla karşılaşırız; “kültürün kendisi olan bu toplumsal doğa karşısında,
yapısalcı insanın antik çağdaki yunandan farkı yoktur. O da kültürdeki
doğallığa kulak verir, orada değişmez, bitmiş, gerçek anlamlardan çok, devasa
bir makinenin titreşimini algılar, bu makine de bıkıp usanmadan anlam yaratımı
gerçekleştiren, yoksa insan niteliğini yitirecek olan insanlıktır.
Buradaki
vurgu, daha önce anlatılan poiesis fiili üzerinedir ancak Barthes fiili burada
amacın ta kendisi olan anlıyor ve sunuyor, aslında Antik Yunan’da değişime
tabii olmayanın mükemmeliyeti baştan kabul edilir ve poetik faaliyetle ondan
pay alınmaya çalışılır. Dolayısıyla Barthes burada Antik Yunan’ı tamamen
tepetaklak eder.
Sanatçı, çözümlemeci anlamın
yolunu baştan kateder, anlamı belirlemez, yalnızca yerini söyler ama onu
adlandırmaz… Yapısalcılık; yalnızca içerikleri değil, biçimleri de, yalnızca
malzemeyi değil kavranabilir olanı da, yalnızca ideolojik olanı değil, estetik
olanı da tarihe bağlamaya çalışır. Tarihsel kavranabilirlik üstüne her türlü
düşünce aynı zamanda bu kavranabilirliğe katılmak demek olduğu için elbette yapısal
insan için kalıcı olmanın bir önemi yoktur.
Burada
da devralınan Hegel’ci bir tarihsel diyalektiğin Adorno yorumudur. Hakikatin
nesnede/yapıtta açığa çıkması ancak bu şekilde mümkündür. İçerik, nesnede
pıhtılaşır.
Yapısalcılığa bu genel bakıştan
sonra, asıl metine dönülecek olursa, metnin ana fikrinin, bilgi teorilerinin
yapısal dil biliminin, mantığın ve antropolojinin desteklediği anlambilimin
araştırma konusunun insanın nesnelere nasıl anlam yüklediğidir. Bu anlam
yüklemenin ses üzerinden araştırılmasının linguistik disiplinine ait olduğunu
özellikle vurgulanır.
Ancak
burada önemli bir konu atlanır; yukarıda bahsedilen anlam yükleme biçimleri “
nesneye isim atfetme” üzerinden yapılandırılır. “ Nesnenin isimde suret
bulması” ihmal edilir. Platon’un Kratylos diyaloğu tam da bu kavram üzerinedir
ve tüm metinde bu konu tartışılır. Metnin başında barthes’la aynı şekilde
nesneye isim atfederken bile “mimetik” davranıldığı(rho ve lambda sesleri
üzerinden) kabul edilir ancak daha sonra nesnenin bilgisinin “isminden”
gelmediği ortaya çıkar. ( Araç kullanan hayvanlar, nesneye isim atfetmek
ihtiyacı duyarlar mı?) “Adlardan hareketle değil, kendilerinden öğrenilmeleri
evladır/ Sokrates”
Yazar, gösterge sistemlerinin
nesneleri yalın halleriyle gösteremeyeceğini, dilin her zaman dönüştürerek
görsel bir sistem kurduğunu söyler. Gösterge ile iletişimi karıştırmamamız
gerektiğini, göstergenin nesnenin yalnızca bilgisini taşımadığı, aynı zamanda
düzenlenmiş bir işaretler sitemi taşıdığını da söyler ve bu sistemin farklılıklar,
karşıtlıklar ve zıtlıklar üzerine kurulduğunu ifade eder.
Bu
tarifi muhtemelen Saussure’un “anlamın kelimelerin kendinde değil de
aralarındaki sonsuz ilişkide yattığı” ifadesinden alıntıdır. Bu anlam kurulumu
da Saussure’da keyfiyet barındırır.
“Anlam, başka anlamlara bağlı
olduğundan, kendinde var olamaz “ der Sausurre. Algıya sunulan nesne, onu
düşünen bireyleilişki içindeki düşüncedir. Burada birey
İngilizce subject kelimesi kullanılır ki etimolojik alt yapısına bakılınca,
eski yunanca da var olan hupokeimenon kelimesinin birebir çevirisidir ve
sub/jectum, altta yatan anlamındadır. Bireyi temel olarak alır. Yani nesne,
bireyin dışında/ karşısında duran ve varlığını muhafaza etmeye devam eden
olarak tanımlanır. Tabii bu durumda
ona nüfuz etmek veya onun varlığına dâhil olmak mümkün değildir artık.
Ionesco’nun oyunlarında, kendini
koruyamayan bireyin nesneler tarafından istilasını anlatmasını örnek olarak
gösterir. Bu şekilde yan anlamların sonsuz bir biçimde kişisel olarak
kurulabileceğini ve bunun anlamın anlamsızlığı sayılabileceğini söyler. Ayrıca
başka bir yan anlam kurgusunun mümkünlüğünden de bahseder ve buna da
“teknolojik” der. Anlatmak istediği endüstriyel olarak üretilen tüketim
nesneleridir. Bu nesnelerde artık “anlam sosyal olarak kurulur” der. Bu
nesneler bir amaç için üretilirler. Nesne burada eylem ve kullanıcı için bir
aracıdır. Hiçbir işe yaramayan nesne var olamaz. Burada
nesnenin pragma bağlamı sorgulanır, yani illa nesne bir alet olmak zorunda
değildir, bir biblo veya takı da tinsel bir işleve sahiptirler.
Ancak hangi amaçla yapılmış
olursa olsunlar, aynı zamanda anlam taşıyıcı araçlardır. Başka bir deyişle bir
amaca sunulmuş olmalarının yanı sıra bir bilgi ve iletişimi sağlarlar. Ve bu
anlam temel işlevin üzerinde yüzer.
Hiçbir anlam yüklenmemiş nesne bile anlamsızlığı yüklenmiştir ve bu da bir
anlamdır. Bu döngüden çıkmak mümkün değildir. Anlamdan kaçış yoktur. Nesnenin
anlam kurulumu, üretildiği ve tüketime sunulduğu an başlar. Burada metnin başına yani tarihsel yaklaşıma dönersek,
yeniden anlam kurulumları sürekli devam ettiği için üretim sırasındaki anlam,
her kurguda(simulakr) ilkine tabii olarak değişir. Deleuze’ün insanı metastabl olduğunu ifade etmesi de
bununla ilgilidir. Çünkü her değişen anlamda birey kendini yeniden ve yeniden
kurar.
Her gösterge gibi, nesne iki
yönelimin kesişimindedir; her nesne konuşur, metaforik derinliğe sahiptir.
Gösterilene referans verir, işaret eder, en az bir göstergesi vardır. Burada da sembol kelimesinin etimolojisine bakmak
gerekir; Antik Yunanca’da sum/balein kelimesinden türer ve birlikte
fırlatmak/atmak anlamına gelir. Tam olarak söylenmek istenen suretsiz olan bir
kavramın suretli olan nesnede ifşa olmasıdır. Barış kavramının Beyaz güvercinde
suret bulması gibi..
Diğer yönelim ise
sınıflandırmadır. Her nesne toplum tarafından sınıflandırılır. Yazar buna örnek
olarak büyük mağazaları ve alfabetik olmayan ansiklopedileri örnek olarak
gösterir. Bu iki yönelim karşımıza en çok moda’da, sinema ve tiyatro’da çıkar.(
Yazıda Brecht’in Cesaret Ana oyunundan örnek verilir)
Nesnelerin gösterenleri malzeme
birimleridir/ yapı parçaları’dır( rengi, biçimi, eklentileri vb). Tamamen
sembolik olan, antropolojik kökenli net bir gösterge-haç örneği- insanlığın
büyük sembolik deposundan ve yine tarihsel bir değişim geçirmiş göstergelerin
günlük kullanım nesnesine ne kadar iz bıraktığını sorar ve bunun izlerini
reklam ve afişlerde arar. Daha sonra da Türkçe’de mecaz-ı mürsel/ad aktarması
denilen metonim’den bahseder. Soğuk
bardağın Bira’yı, kesilmiş portakalın sululuğu, susuzluğa çare gösterimini
örnek gösterir ve bunu da Heidegger’den ödünç aldığı Dasein kavramıyla karşılar.
Yine Saussure’dan alıntıyla
anlamın tekil nesneden değil, düzenlenmiş birlikteliklerden doğduğunu söyler.
Buna da “ genişletilmiş anlam bütünlüğü (syntagmus)”
der. Ancak ona göre bu dil gibi değildir, bu bir parataxis’dir/ bağlaçsız bir birleşim’dir. Buna örnek olarak İngilizliğin
nasıl anlatılabileceğini tartışır; bıyık, kıyafet, at binme vs.. ve bunların
bir evde şöyle görülebileceğini söyler; şişede bir gemi, bronz bir at heykeli
vs.
Daha sonra yine bir nesnenin
toplumsal okuması haricinde kişisel okumalarının da mümkünlüğünü söyler.
Nesnedeki anlam, kişisel kültürel seviyeye bağlı olarak farklılık kazanır.
Burada yine ilginç bir biçimde psyche kelimesini kullanır. Antik
Yunan’da bu kelime psuche’dir, tüm filozofik faaliyet( yani yaşamın ta kendisi)
psuche’nin selameti içindir. Episteme(hakikatin
bilgisi), poiesis(yapma-etme) sırasında techne(yapma becerisi)’nin eidos’a(herkesin
idea olarak bildiği cevher) teması ile mümkündür ve birey bunu ancak
psuche’sini açığa çıkararak yapabilir(politeia/mağara istiaresi). Ancak Barthes,
bu kelimeyi yalnızca psikanalitik seviyeden ele alır.
Platonik
yoruma dönecek olursak, nesneyi kavramak, hafızada tutmak bireyin kendisini
hatırlaması ve bu şekilde kendisini hafızasında tutması/kavramasıdır( hiçbir
şeyi kendinizsiz hatırla-ya-mazsınız). Ve bu faaliyeti birey an be an
yapar/yapmak zorundadır. Nesne bunu yaparken önce varoluş amacının
gerçekleştirerek yapar(işlev), sonra da yüklendiği anlamları bize ifşa eder.
Tam bu sırada anlamla işlev arasında bir mücadele başlar. Bu noktada yazar
kişisel bir yorum olarak şunu ifade eder: anlam yıktığı işlevi kendi suretinde(bu kelimeyi ben kullanıyorum, yazar form kelimesini
kullanıyor) yeniden tesis eder. Üzerine yüklenen anlamlarla işlev
yenilenir/değişir. Bu değişimi toplumun ideolojik olguları gerçekleştirir. Nesnenin tabiyeti değişir( burada yazarın politik görüş olarak Marksist tutumu
ortaya çıkar). İlev, işaretin
doğuşuna izin verir. İşaret/im işlevi, kendi gösterisine/piyesine çevirir. İşlev, anlamın oluşacağı topografyayı tesis eder ancak
sonra o sonradan kurulan anlama tabii olur. Toplum ideolojisi olarak
tanımlanabilecek sahte bir doğa kurgusu gerçekleşir. Avcı-toplayıcı dönemde
içinde bulunduğu besin zincirinden bilerek ayrılan insan, doğadan da kopmuş
olur. Bunun farkına vardığı andan itibaren kendi artifakt doğasını kurmaya
çalışır. Medeniyetin tüm yapmaya çalıştığı asıl doğasını bastırmak/kontrol
altına almak ve onun yerine kurduğu(suni) doğayı meşru kılmaya çalışmaktan
ibarettir. Doğanın içinden bilinçli olarak ayrıldığımız andan itibaren kendi
kurgumuz olan dünya/gerçekliğin diğerine göre daha iyi/bir zaman sonra tek
gerçeklik olduğunu, bizim ona tabii değil onun bize tabii olduğunu iddia
etmezsek deliliriz. Çünkü doğadan kopmak demek, öleceğini biliyor ve buna
direniyor olmak demektir, kurduğumuz artifakt dünyada bundan kaçınmanın yollarını
arazır.
Murad BABADAĞ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder