26 Ocak 2017 Perşembe

ROLAND BARTHES, NESNELERİN ANLAMBİLİMİ METNİ ÜZERİNE PLATONİK BİR İRDELEME


Yazarın adı geçen makalesine bakış atmadan önce, Modernist yaklaşımla yetiştirilmiş ve postmodern düşünürlere pek de aşina olmayan bireyler için(mesela ben)Göstergebilim ve yazar hakkında kısa bir araştırma yapılması metni anlamada kolaylık sağlayacağından, konu ile ilgili metinlere kabaca göz atmak gerekmektedir.
Yazarın yayınlarına toplu bir bakış atıldığında “eleştirel denemeler” kitabının önsözünde “Göstergebilim, Lacan’cı ve Althuser’ci izleğin birlikte yer aldığı genç “les chaiers pour d’analyse’in(dönemin süreli yayınlarından biri, 1966, MB) çıkışıyla iyiden iyiye kendini gösterir. Marksizm’in ve psikanalizin kavuşması, konuşan özneyle tarihin yeni ilişkisi, metnin kuramsal ve polemik düzeyde yapıtın yerini alışı…1967’den başlayarak Derrida’nın kitaplarıyla, Tel Quel hareketi ve Julia Kristeva’nın çalışmalarıyla belirlenmiş olan süreç..” diye kavramın teorik başlangıcına ışık tutar. Aynı kitabın “Yapısalcı Etkinlik” bölümündeki tarifi gayet açıktır ; “ her yapısalcı etkinliğin amacı bir nesneyi yeniden kurmak ve bunu bu nesnenin işleyiş kurallarını(işlevlerini) bu yeniden kurulumda ortaya çıkaracak şekilde gerçekleştirmektir. Dolayısıyla yapı aslında nesnenin görüntüsüdür ama yönetilen, nesne ile ilgili bir simulakr olur çünkü taklit edilen nesne o ana dek görünmez kalmış, daha doğrusu doğal nesnede kavranamamış bir şeyi ortaya çıkarır. YAPISALCI İNSAN GERÇEĞİ ALIR, ONU AYRIŞTIRIR SONRA YENİDEN BİRLEŞTİRİR.
Tasarım eyleminin yıkıcı-yapıcı bir eylem olması gibi- kavramlar ve formlar önce patlatılır(mümkün olan en küçük birimlerine kadar), sonra yeni bir bağlam ve ilişkiler ağıyla yeniden birleştirilir. Bu ilişkilerin uyumu, tasarımcının zekâsına(bağlantı kurma kapasitesi), tecrübesine ve entellekt hazinesinin zenginliğine bağlıdır.
Simulakr, nesneye eklenen anlıktır (idrak, yargı, entelekt)ve bu ekleme insanın kendisi, tarihi, durumu, özgürlüğü ve doğanın onun zihnine karşı direnişi olduğu için antropolojik bir değer alır. Yapısalcılık temelde ”mimetik” bir etkinlik olduğu için bilimsel yapısalcılıkla, edebiyat ve sanatla arasında hiçbir fark yoktur.
İnsanın doğayla her türlü ilişkisi mimetik olduğu için, bir yeti olarak sahip olduğu kategorik temsil fakültelerini kullanır(sembol vs..)suretsiz’in suretli’de kendini göstermesi(eidos’un doksa’da izlenebilmesi), kavramın algıda belirmesi(zuhur etmesi, açığa çıkması gibi)
“Simulakr etkinliğine bağlı kılınmış ilk nesne ister dünya tarafından önceden bir araya getirilmiş olsun, ister artifakt olsun, değişen bir şey olmaz: bir sanatı tanımlayan, kopyalanan nesnenin doğası değildir, insanın onu kurarken yeniden kattıklarıdır.”
Bu alıntıda hala yukarıdaki tasarım temel kuramına destek kabul edilebilecek bir yorum yapar Barthes. Platoncu yapmak-olmak(poiesis) kavramına ister istemez( muhtemelen bilmeden) bir gönderme yapar. Antik Yunan’da hayat nefes alıp vermek değildir, yaşam birey tarafından poiesis kapsamında tesis edilen bir şeydir. Ve bu bakış açısıyla birey yaptığının kendisi olur. Bu ardışık bir eylem değildir, ikili başlığına rağmen ikisi bir ve aynı şeydir. Bu kavrama güncel bir yorum da Jackson Pollock’tan gelir” resmin konusu, ressamın ta kendisidir.”
Nesne işlevleri(burada işlev anlam kurulumu şekilde, MB) ortaya çıkarmak için yeniden kurulur ve bu da, deyim yerindeyse, yapıtı var eden yoldur, bu nedenle yapısalcı yapıttan çok yapısalcı etkinlikten söz etmek gerekir.
Bu alıntıda da hala Barthes, az önce yapılan Platonik Antik Yunan yaşam anlayışını destekleyen bir ifade kullanıyor. Çağdaş düşünürler bazen- burada da gördüğümüz gibi- bu kavramları körlemesine tekrar keşfedebiliyorlar. Yazarın bu metninin seçilme sebebi de bu. Yukarıdaki araştırma yapılmadan önce yazara ait “ okumak, yazmaktır” aforizması, konunun ve yazarın irdelenmesinde Platonik benzeşim sayesinde yardımcı olmuştur. Bir metni, kavramı, nesneyi anlamak(?) onu yeniden kurmaktır ve bu eylemi yaparken her neyi yapıyor, kuruyor, tesis ediyorsanız onun ta kendisi olursunuz.
Yapısalcı etkinlik iki tipik işlem içerir; Parçalara ayırma ve birleştirme. Parçalara ayırma, bu nesnedeki ayırt edici konumundaki belli bir anlamı yaratan devingen parçaları bulmaktır, parçanın kendisi içinde anlamı yoktur ama konfigurasyonuna getirilmiş en ufak değişiklik bütünde bir değişime yol açar.
Bu parçalama ve birleştirme eylemi de oldukça subjektiftir[dolayısıyla bir normu yoktur]. Parçaları neye göre böldüğümüz ve birleştirdiğimiz belli değildir. Yalnızca bu konu bile başlı başına araştırılması, üzerine düşünülmesi gereken bir konudur.(Algının subjektifliği)
 Metnin sonunda bir Antik Yunan referansıyla karşılaşırız; “kültürün kendisi olan bu toplumsal doğa karşısında, yapısalcı insanın antik çağdaki yunandan farkı yoktur. O da kültürdeki doğallığa kulak verir, orada değişmez, bitmiş, gerçek anlamlardan çok, devasa bir makinenin titreşimini algılar, bu makine de bıkıp usanmadan anlam yaratımı gerçekleştiren, yoksa insan niteliğini yitirecek olan insanlıktır.
Buradaki vurgu, daha önce anlatılan poiesis fiili üzerinedir ancak Barthes fiili burada amacın ta kendisi olan anlıyor ve sunuyor, aslında Antik Yunan’da değişime tabii olmayanın mükemmeliyeti baştan kabul edilir ve poetik faaliyetle ondan pay alınmaya çalışılır. Dolayısıyla Barthes burada Antik Yunan’ı tamamen tepetaklak eder.  
Sanatçı, çözümlemeci anlamın yolunu baştan kateder, anlamı belirlemez, yalnızca yerini söyler ama onu adlandırmaz… Yapısalcılık; yalnızca içerikleri değil, biçimleri de, yalnızca malzemeyi değil kavranabilir olanı da, yalnızca ideolojik olanı değil, estetik olanı da tarihe bağlamaya çalışır. Tarihsel kavranabilirlik üstüne her türlü düşünce aynı zamanda bu kavranabilirliğe katılmak demek olduğu için elbette yapısal insan için kalıcı olmanın bir önemi yoktur.
Burada da devralınan Hegel’ci bir tarihsel diyalektiğin Adorno yorumudur. Hakikatin nesnede/yapıtta açığa çıkması ancak bu şekilde mümkündür. İçerik, nesnede pıhtılaşır.
Yapısalcılığa bu genel bakıştan sonra, asıl metine dönülecek olursa, metnin ana fikrinin, bilgi teorilerinin yapısal dil biliminin, mantığın ve antropolojinin desteklediği anlambilimin araştırma konusunun insanın nesnelere nasıl anlam yüklediğidir. Bu anlam yüklemenin ses üzerinden araştırılmasının linguistik disiplinine ait olduğunu özellikle vurgulanır.
Ancak burada önemli bir konu atlanır; yukarıda bahsedilen anlam yükleme biçimleri “ nesneye isim atfetme” üzerinden yapılandırılır. “ Nesnenin isimde suret bulması” ihmal edilir. Platon’un Kratylos diyaloğu tam da bu kavram üzerinedir ve tüm metinde bu konu tartışılır. Metnin başında barthes’la aynı şekilde nesneye isim atfederken bile “mimetik” davranıldığı(rho ve lambda sesleri üzerinden) kabul edilir ancak daha sonra nesnenin bilgisinin “isminden” gelmediği ortaya çıkar. ( Araç kullanan hayvanlar, nesneye isim atfetmek ihtiyacı duyarlar mı?) “Adlardan hareketle değil, kendilerinden öğrenilmeleri evladır/ Sokrates”
Yazar, gösterge sistemlerinin nesneleri yalın halleriyle gösteremeyeceğini, dilin her zaman dönüştürerek görsel bir sistem kurduğunu söyler. Gösterge ile iletişimi karıştırmamamız gerektiğini, göstergenin nesnenin yalnızca bilgisini taşımadığı, aynı zamanda düzenlenmiş bir işaretler sitemi taşıdığını da söyler ve bu sistemin farklılıklar, karşıtlıklar ve zıtlıklar üzerine kurulduğunu ifade eder.
Bu tarifi muhtemelen Saussure’un “anlamın kelimelerin kendinde değil de aralarındaki sonsuz ilişkide yattığı” ifadesinden alıntıdır. Bu anlam kurulumu da Saussure’da keyfiyet barındırır.
“Anlam, başka anlamlara bağlı olduğundan, kendinde var olamaz “ der Sausurre. Algıya sunulan nesne, onu düşünen bireyleilişki içindeki düşüncedir. Burada birey İngilizce subject kelimesi kullanılır ki etimolojik alt yapısına bakılınca, eski yunanca da var olan hupokeimenon kelimesinin birebir çevirisidir ve sub/jectum, altta yatan anlamındadır. Bireyi temel olarak alır. Yani nesne, bireyin dışında/ karşısında duran ve varlığını muhafaza etmeye devam eden olarak tanımlanır. Tabii bu durumda ona nüfuz etmek veya onun varlığına dâhil olmak mümkün değildir artık.
Ionesco’nun oyunlarında, kendini koruyamayan bireyin nesneler tarafından istilasını anlatmasını örnek olarak gösterir. Bu şekilde yan anlamların sonsuz bir biçimde kişisel olarak kurulabileceğini ve bunun anlamın anlamsızlığı sayılabileceğini söyler. Ayrıca başka bir yan anlam kurgusunun mümkünlüğünden de bahseder ve buna da “teknolojik” der. Anlatmak istediği endüstriyel olarak üretilen tüketim nesneleridir. Bu nesnelerde artık “anlam sosyal olarak kurulur” der. Bu nesneler bir amaç için üretilirler. Nesne burada eylem ve kullanıcı için bir aracıdır. Hiçbir işe yaramayan nesne var olamaz. Burada nesnenin pragma bağlamı sorgulanır, yani illa nesne bir alet olmak zorunda değildir, bir biblo veya takı da tinsel bir işleve sahiptirler.
Ancak hangi amaçla yapılmış olursa olsunlar, aynı zamanda anlam taşıyıcı araçlardır. Başka bir deyişle bir amaca sunulmuş olmalarının yanı sıra bir bilgi ve iletişimi sağlarlar. Ve bu anlam temel işlevin üzerinde yüzer. Hiçbir anlam yüklenmemiş nesne bile anlamsızlığı yüklenmiştir ve bu da bir anlamdır. Bu döngüden çıkmak mümkün değildir. Anlamdan kaçış yoktur. Nesnenin anlam kurulumu, üretildiği ve tüketime sunulduğu an başlar. Burada metnin başına yani tarihsel yaklaşıma dönersek, yeniden anlam kurulumları sürekli devam ettiği için üretim sırasındaki anlam, her kurguda(simulakr) ilkine tabii olarak değişir. Deleuze’ün insanı metastabl olduğunu ifade etmesi de bununla ilgilidir. Çünkü her değişen anlamda birey kendini yeniden ve yeniden kurar.
Her gösterge gibi, nesne iki yönelimin kesişimindedir; her nesne konuşur, metaforik derinliğe sahiptir. Gösterilene referans verir, işaret eder, en az bir göstergesi vardır. Burada da sembol kelimesinin etimolojisine bakmak gerekir; Antik Yunanca’da sum/balein kelimesinden türer ve birlikte fırlatmak/atmak anlamına gelir. Tam olarak söylenmek istenen suretsiz olan bir kavramın suretli olan nesnede ifşa olmasıdır. Barış kavramının Beyaz güvercinde suret bulması gibi..
Diğer yönelim ise sınıflandırmadır. Her nesne toplum tarafından sınıflandırılır. Yazar buna örnek olarak büyük mağazaları ve alfabetik olmayan ansiklopedileri örnek olarak gösterir. Bu iki yönelim karşımıza en çok moda’da, sinema ve tiyatro’da çıkar.( Yazıda Brecht’in Cesaret Ana oyunundan örnek verilir)
Nesnelerin gösterenleri malzeme birimleridir/ yapı parçaları’dır( rengi, biçimi, eklentileri vb). Tamamen sembolik olan, antropolojik kökenli net bir gösterge-haç örneği- insanlığın büyük sembolik deposundan ve yine tarihsel bir değişim geçirmiş göstergelerin günlük kullanım nesnesine ne kadar iz bıraktığını sorar ve bunun izlerini reklam ve afişlerde arar. Daha sonra da Türkçe’de mecaz-ı mürsel/ad aktarması denilen metonim’den bahseder. Soğuk bardağın Bira’yı, kesilmiş portakalın sululuğu, susuzluğa çare gösterimini örnek gösterir ve bunu da Heidegger’den ödünç aldığı Dasein kavramıyla karşılar.
Yine Saussure’dan alıntıyla anlamın tekil nesneden değil, düzenlenmiş birlikteliklerden doğduğunu söyler. Buna da “ genişletilmiş anlam bütünlüğü (syntagmus)” der. Ancak ona göre bu dil gibi değildir, bu bir parataxis’dir/ bağlaçsız bir birleşim’dir. Buna örnek olarak İngilizliğin nasıl anlatılabileceğini tartışır; bıyık, kıyafet, at binme vs.. ve bunların bir evde şöyle görülebileceğini söyler; şişede bir gemi, bronz bir at heykeli vs.
Daha sonra yine bir nesnenin toplumsal okuması haricinde kişisel okumalarının da mümkünlüğünü söyler. Nesnedeki anlam, kişisel kültürel seviyeye bağlı olarak farklılık kazanır. Burada yine ilginç bir biçimde psyche kelimesini kullanır. Antik Yunan’da bu kelime psuche’dir, tüm filozofik faaliyet( yani yaşamın ta kendisi) psuche’nin selameti içindir. Episteme(hakikatin bilgisi), poiesis(yapma-etme)  sırasında techne(yapma becerisi)’nin eidos’a(herkesin idea olarak bildiği cevher) teması ile mümkündür ve birey bunu ancak psuche’sini açığa çıkararak yapabilir(politeia/mağara istiaresi). Ancak Barthes, bu kelimeyi yalnızca psikanalitik seviyeden ele alır.
Platonik yoruma dönecek olursak, nesneyi kavramak, hafızada tutmak bireyin kendisini hatırlaması ve bu şekilde kendisini hafızasında tutması/kavramasıdır( hiçbir şeyi kendinizsiz hatırla-ya-mazsınız). Ve bu faaliyeti birey an be an yapar/yapmak zorundadır. Nesne bunu yaparken önce varoluş amacının gerçekleştirerek yapar(işlev), sonra da yüklendiği anlamları bize ifşa eder. Tam bu sırada anlamla işlev arasında bir mücadele başlar. Bu noktada yazar kişisel bir yorum olarak şunu ifade eder: anlam yıktığı işlevi kendi suretinde(bu kelimeyi ben kullanıyorum, yazar form kelimesini kullanıyor) yeniden tesis eder. Üzerine yüklenen anlamlarla işlev yenilenir/değişir. Bu değişimi toplumun ideolojik olguları gerçekleştirir. Nesnenin tabiyeti değişir( burada yazarın politik görüş olarak Marksist tutumu ortaya çıkar).  İlev, işaretin doğuşuna izin verir. İşaret/im işlevi, kendi gösterisine/piyesine çevirir. İşlev, anlamın oluşacağı topografyayı tesis eder ancak sonra o sonradan kurulan anlama tabii olur. Toplum ideolojisi olarak tanımlanabilecek sahte bir doğa kurgusu gerçekleşir. Avcı-toplayıcı dönemde içinde bulunduğu besin zincirinden bilerek ayrılan insan, doğadan da kopmuş olur. Bunun farkına vardığı andan itibaren kendi artifakt doğasını kurmaya çalışır. Medeniyetin tüm yapmaya çalıştığı asıl doğasını bastırmak/kontrol altına almak ve onun yerine kurduğu(suni) doğayı meşru kılmaya çalışmaktan ibarettir. Doğanın içinden bilinçli olarak ayrıldığımız andan itibaren kendi kurgumuz olan dünya/gerçekliğin diğerine göre daha iyi/bir zaman sonra tek gerçeklik olduğunu, bizim ona tabii değil onun bize tabii olduğunu iddia etmezsek deliliriz. Çünkü doğadan kopmak demek, öleceğini biliyor ve buna direniyor olmak demektir, kurduğumuz artifakt dünyada bundan kaçınmanın yollarını arazır.

Murad BABADAĞ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder