26 Ocak 2017 Perşembe

BİLGİ HAZİNESİNİN SAKLANDIĞI SANDIK OLARAK HAFIZA


                                                           
Konuya Daniel Schacter’in “Belleğin izinde” adlı kitabında konuya gayet vurgulu bir örnekle başlar; Gabriel Garcia Marquez’in ünlü “yüzyıllık yalnızlık” romanı. Romanda tuhaf bir salgın küçük Macondo köyünü istila eder ve orada yaşayanların belleklerinin belirli niteliklerinin kaybetmelerine yol açar. Hastalığın semptomları kademeli olarak ortaya çıkar. Her köylü önce çocukluğuna dair anılarını, sonra nesnelerin adlarını ve işlevlerini, sonra da diğer insanların ve en sonunda kendi varlığının farkındalığını yitirir. Her zaman kullandığı aleti tarif etmek için örz kelimesini bulamayıp dehşete kapılan bir gümüşçü, çılgınca evindeki her şeyi etiketlemeye başlar. Daha sonra isim etiketlemenin işlevi hatırlatmayacağı anlaşılınca nesneleri isim ve işlevleriyle etiketleme devam eder. Bunun da yetmeyeceğini anlayan roman karakteri, bütün köyün bireylerinin tüm anılarını biriktirebileceği bir bir hafıza makinesi geliştirmeye çalışır. Son anda bir yabancı tarafından tedavi edilen karakter, bu yükten kurtulur. Bir ilaç sayesinde hafızası tamamen yerine gelir ve kendini kurtaran yabancının da eski bir dostu olduğunu fark eder. Roman hafıza’nın olmadığı bir dünyayı anlatır. Sembolik iletişim biçimlerinin işe yaramadığı, kişisel kimlik ve öz farkındalık mefhumlarının yitirildiği bir dünyadır bu. Alıntı şöyle biter; “Bellek Hayattır”. 

Ancak burada atlanan şey, belleğin değil, belleğin sakladığı bilginin aslında hayat oluşudur. Bellek, bu bilgilerin nöral dokuda kazınması esasına dayanır. Tabi ki kabul etmek gerekir ki, bellek olmasaydı öğrenmenin bir anlamı ve kendisi olmazdı. Canlı, doğada karşılaştığı sorunu her seferinde yeniden, tekrar tekrar çözmek zorunda kalırdı. Bu durum, evrimin devamlılık ilkesine karşı olduğu için, türlerin devamı da mümkün olamazdı. Bu anlamda yukarıda bahsi geçen “bellek hayattır” mottosu kabul edilmek durumundadır. Burada belirtilmesi gereken bir önemli konu da yine evrim ilkelerine bağlı olarak genel kabul görmüş bir tarif olarak” gerekçelendirilmiş doğru inanç ya da sanı” olarak kabul edilen bilgi’nin aslında öyle olmadığıdır. Çünkü sanı/inanç yaşamı sürdürmeye yetmez, kaynağı doğa’da değil, kurgulayan zihindedir.

Konu ile ilgili olarak psikoloji, sinir bilim, felsefe, antropoloji birçok disiplin çalışır. Ancak giriş için en uygun yer’in mitoloji olduğu kanısındayız. Batı kültürünün kurgulandığı bir zaman aralığı olarak Yunan mitolojisine bakıldığında, Bellek Tanrıçasının Mynemosyne olduğu görülür. Kozmoz’u yaratan Tanrıça Gaia ile Tanrı Uranos’us çocukları olan 12 Titandan biridir. Dilleri ve kelimeleri icat etmiştir. Dikkat edilirse bilginin saklanabilmesi ve aktarılabilmesi için gerekli olan fakültelerin mucididir kendisi. Böylece yazının icadından önce tarihsel olayların hikâye ve mitlerini nakletmek için gerekli olan sözel hafızanın kurulmasını sağlamış olur. Yine aynı mitolojiye göre, canlar öldüğünde Hades’e yolculuk sırasında suyundan içene her şeyi unutturan efsanevi lehte ırmağının yanı sıra, bir de suyuyla insana her şeyi bilme ve anımsama yetisi veren bir nehir vardır ve adı da mynemosyne’dir. Ölümden sonra ruhlar bu iki ırmaktan birinden su içmeye hak kazanırlar. Hatta yaşayan kâhinler bile, bu suyun biriktiğine inanılan kuyudan su içip, öyle gelecek görüsünde bulunurlar. Etimolojik olarak da Mynemosyne hafıza anlamına gelen “mneme” sözcüğünden gelir ki bu kelimenin kökü de muhtemelen eski Hint-Avrupa dil ailesindeki  “men/düşünme” köküne dayanır. İngilizce “mental” kelimesinde olduğu kadar, Sanskritçe “mantra” kelimesinde de aynı kök görülür.
Bu irdelemeden sonra hafıza yetisinin evrim ilkelerine göre nasıl edinildiğine bakmak, konuya giriş için uygun görünür. Yukarıda da bahsedildiği üzere, evrimin “temel para birimi” bilgidir(Bergstrom ve Rostall,2011). Hayatta kalmak bir bilgi meselesidir ve tek hücreli canlıdan itibaren süreç bu şekilde işler. Dolayısıyla varlık ve bilgi birbirinin içine geçmiş bir haldedir, ayrılamazlar. Canlının fizyolojik yapısının basitten karmaşığa doğru çeşitlenmesi, bilginin canlı tarafından nasıl edinileceği, saklanacağı, kullanacağı ve aktarılacağını belirlemiştir. Tek hücreli canlının dışarıdan aldığı etki’ye (bunu bir bilgi olarak kabul etmek gerekir) doğrudan refleks olarak tepki göstermesi, edindiği bilgiyi kullanarak davranmasıdır. Buradan da kurulacak bağlantıyla, yukarıda tarif edilen sürece göre, öğrenme ve hafıza sayesinde yaşamsal kaynakların nereden edinilebileceğini ve nerede istiflenebileceğini ve tehlikenin nerede olduğunu hafızada depolama becerisiyle ilişkilendirilir. Bunu verimli şekilde yapmanın yolu, mekânsal biliş kullanarak alanda belirli noktalar arasındaki ilişkilerin temsillerini depolayabilmektir. Amaç gütmek için canlının, dünyanın en azından bazı yönlerin zihinsel temsiline sahip olması gerekir. Dikkatle irdelendiğinde, bu tarifle birlikte, bir çağrışım mekanizması olarak(yani hafızadaki bir bilginin pratik kullanımı amacıyla) aslında canlının doğadaki nedensellik kavramını anladığı ve kullandığı fark edilir.
Hayvanlar dopamin’le harekete geçen sistemi kullanarak deneyimlerine sonuçlarına göre bir kez değer vermeye başlayınca bu sonuçları kendi anılarına koyarlar ve bu anıların değerleri üzerinden yaşamlarını sürdürürler. Bu noktada değerlilik, davranışın yol açtığı ödül veya cezanın anısı olarak saklanır; yani bir sonraki benzer durumda uygun cevaba karar vermek için gereken önemli bilginin kendisi olur. Bu karar aşaması için önceki deneyimlerin hafızada saklanması gerekir. İhtiyaç duyulduğu anda gereken bilgi hafızadan çekip çıkartılır ve çevre faktörünün de izin verdiği ölçüde o bilgiye göre bir davranış sergilenir. Bu deneyimleri biriktirmenin yolu yani bilgiyi edinme, fizyolojik kompleksite arttıkça çeşitlenir)keşif, oyun, merak şeklinde). En önemlisi nöral yapı ve densite arttıkça edinilen bilginin miktarı ve saklanma süresi de uzar. Bu süreçle birlikte, başlarda ifade edildiği gibi temsil yollarıyla bilgiyi kodlayan nöral yapı, özellikle primatlarda üst temsiller kurabilmeye başlar. Üst temsilin özü, karmaşık bir temsil setini hafızada tutup dünya hakkında tutarlı, geniş bilgiyi muhafaza ederken, bir taraftan da onu değiştirebilme becerisidir. Bu duruma, nedenselliğe göre davranmaktan çok nedenselliğe hükmetmek hatta yaratmak denilebilir. Sapiens’te evrimsel yenilik, bireyin geri çekilip kullandığı temsili çerçevenin farkına varabilmesidir, bu şekilde o çerçeveyi ve dolayısıyla kendi kimliğini de o çerçevenin sınırında kendi kurduğunun farkına varmaktır.
Felsefe tarihinde beden ve ruhu birbirinden ayıran Kartezyen teoriden itibaren, çözülmeye çalışılan konu da tam bu eksende karşımıza çıkar. Mekânsız ve gayri maddi bir töz olarak ruhu, maddi bellekte neler olduğundan nasıl haberdar olduğu veya tam tersi, maddi bellek içindeki bir olayın ruhta bir temsile nasıl yol açtığı sorusu havada kalmaktadır. Bu çözülemeyen bir etkileşim sorunudur. Kartezyen ikicilikle iç içe geçmiş, bilinen bir yaradır. Ruh hangi hareketin hangi nesneyi temsil ettiğini nasıl hatırlar. Bilince biçilen gözlemci rolü, fiziksel depolamanın içeriğine sorunu 16.yüzyıldan itibaren felsefeci ve bilim insanlarını bu konu üzerine çalışmaya, düşünmeye sürükler ve deneyimin iz bıraktığından söz eden her bellek teorisine önünde sonunda Descartes’in hayaleti musallat olur. Descartes, insan sinir sisteminin içinin gazsı bir bir maddeyle(spiritus animales/hayvansal ruh) kaplı ince tüplerden oluştuğunu belirtir. Bir nesne algılandığında, duyu sinirlerindeki hayvansal ruhlar faaliyete geçmekte, beynin içine doğru hücum etmekte, böylece algılanan her nesne beyne bir iz bırakmaktadır. Bu iz ne kadar sık kullanılırsa, o kadar derinleşir. Tümüyle fiziksel olan bu mekanizma, günümüzde “kas hafızası” olarak adlandırılabilecek bir bellek türünün temelini oluşturmaktadır. Descartes’ten itibaren, hafıza’nın çalışma prensiplerini açıklamak için araştırmacılar, kendi döneminin teknolojik gelişiminden bir fikri, hafıza’nın çalışma biçimini açıklamak için bir metafor olarak kullanmıştır. Bizzat Descartes bile fiziksel bir analoji ile durumu izah etmeye çalışır. Bir kumaşa dikenler batırıldığında, kumaşta delikler oluşur. Bu hareketi tekrarladığınızda deliklerden bazıları açıldıkça açılır ve nihayet sürekli açık kalır. Kumaştaki delikler, beyindeki gözenekler, dikenler de duyu uyaranlarınca beyne doğru itilen hayvansal ruhlardır. Bu analoji ile Descartes, hem hafızadaki bilginin çağrışım yoluyla nasıl çağrıldığına dair bir bilgi vermeye çalışır, hem de hafızadaki bilgilerin tekrar üzerinden nasıl kalıcı hale gelebildiğini açıklamaya çalışır.
19.yüzyıl’da fotograf ve fonograf’tan ödünç alınarak oluşturulan metaforda da benzer sorunlar gündeme gelmiştir. Huber, yaşadığı çağın fotoğraf metaforlarına tepki gösterirken, görsel izlenimlerin beyinde korunmasının kendi başına bir bellek oluşturmadığını ileri sürmüştür. Yalnızca bu izlenimleri özümseyebilen bir bilincin varlığıydı korunan bu görsel izlenimleri gerçek bir bellek haline getiren. Bilinç olmadan bu izler kördür. Guyau, kullandığı fonograf metaforunu yorumlarken hemen hemen aynı sözcükleri kullanmıştır. İğne, fonograf diski üzerine ses uyaranlarının bir kaydını kazır, ama bilinç, çalındığı sırada ses titreşimlerini özümsemediği sürece bu izler “kendilerine sağırdır” diye açıklar. Depolanan ister görsel uyaran olsun ister işitsel uyaran, bunların bellekte yeniden üretimleri, bu izleri kullanan bilincin varlığını gerektirir. Benzer bir sorun, daha modern bir metafor olan ve(Detaylı olarak Güliz’in anlatacağı) hologram metaforunda da görülür. Pribram’ın holografik bellek teorisinde, depolanmış imgelerin depolama mekânının(beyin) dışına yansıtıldığı, ondan sonra da bilinç tarafından özümsendiği varsayılır.
20.yüzyılın sonlarına doğru, Dennett’in analizine göre, bilgisayar metaforu temsillerin yorumlayıcı veya denetleyici bir failin varlığını gerektirmediğini kanıtlamıştır. Beden ile zihin arasındaki etkileşim ve istemli hatırlamanın işleyişi meselesi, bilgisayarın mekanizması ve programına benzetilir. Bilgisayar mekanizması sinir sistemine, program da psikolojik süreçlere karşılık gelir; hem zihin durumlarının varlığını hem de fiziksel alt yapının varlığını tanır. Ancak problem şu ki; cansız bir mekanizmada zihin ile beden arasındaki etkileşim söz konusu değildir, istemli bir hatırlama da yoktur. Yani sözün özü, hatırlamanın farkında olan bir bilinç yoktur. Sırf bu nedenle belleğe dair bilgisayar metaforunun zihin-bellek sorununu çözdüğü söylenemez(Douwe Draaisma,1995). Burada aslında problem identity kelimesinden kaynaklanır. İngilizce bu kelime Türkçe’deki  hem kimlik hem de aidiyet sözcüklerini karşılar. Hâlbuki bilgisayar kendi kimliğini, özgür iradesiyle kuramaz, dolayısıyla özgün hatıraları yoktur, dolayısıyla istemli hatırlama yoktur.
Yine 20. Yüzyılın ortalarından itibaren, dünya savaşlarındaki vaka analizlerinin de ışığında sinir- bilim hafıza’nın nasıl çalıştığına dair fizyolojik irdelemelerini derinleştirmiş, MRI, FMRI ve PET görüntüleme teknikleri sayesinde beynin yapısını daha net görmeye ve analiz etmeye başlamışlardır. Ancak bu çalışmaların tamamı Aristotelyen taxonomi çalışmalarının dışında bir şey değildir ve nicelikler üzerinden niteliğe ulaşma çabasıdır. Tıp disiplinin başka bir dalı olan psikoloji de davranış üzerinden analizlerine devam eder. Yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkan sonuçlar şunlardır,
Beynimizin bünyesindeki bütün yetenek ve süreçler, işleyişimizin iki ucuna işaret eden iki kavrama, refleks ve düşünüm kavramlarına dâhildir. Refleks süreçlerinin karşısında düşünüm yer alır. Düşünüm iradi süreçle ilişkilidir ve bize belleğimizin içinde olup bitenleri denetlememize olanak tanıyan iç bakış deneyimini sağlar. Hatırlanacak olursa, bu beceri, metnin başındaki temsilin çerçevesinin farkında olmak olarak ifade edilmiştir. Bu iki aşırı uç yani refleks ve düşünüm(reflection) aynı etimolojik kökene sahiptir; her ikisi de yansıtmayla ilgilidir. 17.yüzyılda hemen tepki vermeyi gerektiren sert duyu uyaranlarının beyine “çarpıp sekerek” anında bir motorharekete dönüştüğü düşünüldüğü için refleks sözcüğü kullanılmıştır. Reflection sözcüğünün kullanılma nedeni ise, bellekteki düşünce ve temsillerin bilince “yansıtıldığının” düşünülmesidir. Düşündüğünü düşünme ve bilme, bir şeyleri hatırlama ve hatırladığının farkında olma durumu, yine yukarıda ifade edildiğini gibi, temsil çerçevesinin/inşası ve bu inşa üzerinden yani üst-temsil sayesinde benliğin kurulması durumu an be an yaşanır.
Buraya kadar hafıza’nın genel tarifi ve bu tarifteki imkânlar ve tarihsel süreç boyunca karşılaşılan aksaklıklar anlatılmıştır. Pekiyi, hafıza nasıl çalışır?
Hafızanın kodlama, saklama ve çağırma olmak üzere üç temel işlevi vardır. Bu sayede yaşamın devamlılığı için gerekli bilgiler, belleğe kaydedilir. Kodlama, uzun süreli belleğe giren bilgilerin belleğe kaydedilerek işler hale getirilmesidir. Duyular aracılığıyla alınıp anlamlandırılan ses, ışık, koku, tat, dokunma gibi uyarıcılar belleğe kaydedilir. Bellekte saklanan bu bilgiler, gerekli olduğunda belleğin çağırma işlevi aracılığıyla bilince çıkartılır. Bu bilgiler, her zaman bilinç alanında değildir, başka bir deyişle gerekmedikçe bu bilgilerin farkında olunmaz. Gerekli olduğundaysa bazı ipuçlarından yararlanarak çağırdığımız bu bilgileri kullanılır. “İnsan doğası üzerine düşünceler” kitabını yazan 18.yüzyıl felsefecisi David hume’a göre hafızadaki düşünceler ve kavramlar bütünüyle bağlantısız ve gevşek olsalardı onları yalnızca şans birleştirir. Bu düşüncelerin ve kavramların aralarında belli bir bağ, çağrıştırıcı bir nitelik olmaksızın düzenli olarak karmaşık düşüncelerde yer almaları olanaksızlaşır.  Bellekte saklanmak istenen bilgiler, onu çağrıştıracak bilgilerle birlikte belleğe yerleştirilirse bellekte tutma ve hatırlama daha kolay olur. Bu çağrışımın kendilerinden doğduğu ve zihnin bu yolda bir düşünceden bir başkasına taşınmasını sağlayan nitelikleri üç adet olarak belirler: andırım, zaman ve mekânda bitişiklik, neden ve etki… Dikkat edilir ki ilk iki nitelik de aslında üçüncü nitelik olan neden ve etki yani nedenselliğin alt bileşeni sayılabilir. Ayrıca nedenselliğin deneyimlenmiş olması da gerekmez, etkileme kapasitesi olması bile yeterli olur.
Evrim ilkeleri üzerine çalışan biyologlara göre evrim, başka durum için geçerli olan önceki özelliği ortadan kaldırmaz, ya onu değiştirir ya da onu koruyarak onun temel olduğu başka bir özelliği bünyeye kadar. Böylece tek hücreli canlının davranış biçimi olan refleksif davranış, önce omurgalılara, oradan memeliler, primatlara ve insana taşınır. Ancak bu özellikle birlikte başka davranış birimleri eklenir. Bu şekilde insan davranışlarında hem refleks hem de reflection görülür. Hafıza’nın derinliği de buna benzer. Yine uzmanların ifadesine göre nöral yapının basitten karmaşığa doru ilerleme safhasında, kısa süreli bellek, uzun süreli belleğe evrilir ancak kendi yerini de kaybetmez. Kısa süreli bellekte bilgilerin tutulması gizli bir tekrar sonunda(keşif, oyun, merak) mümkün olur. Tekrar, bilginin düzenli hale gelmesini sağlar. Yeterli tekrar, kısa süreli belleğin kapasitesini arttırır. Tekrar edilen davranış alışkanlık haline gelir, bu şekilde iyi öğrenilmiş, düşünülmeden gerçekleştirilen otomatik hareketler belleğe derin iz verecek şekilde yerleşir. Bu aşamadan sonra bilgiler kısa süreli belleği aşar ve uzun süreli belleğe geçer. Uzun süreli belleğe geçen bilgiler, önce kısa süreli bellekten geçer. Bu geçiş sırasında yukarıda anlatılan kodlama ve saklama mekanizmaları işler. Uzun süreli bellekte bilgilerin saklanabilmesi için kelimeler, kavramlar ve semboller arasında bazı ilişkiler kurulur. Bu ilişkiler, anlam bakımından kurulabilir. Birbiri ile anlam bakımından ilişkili bilgiler bellekte daha kolay kalır. Bu şekilde gruplama, bilgilerin anlamlı bütünler haline getirilmesidir. Gruplama yaparak belleğin kapasitesi arttırılabilir. Bilgilerin uzun süreli belleğe geçişi de bu şekilde kolaylaşır. Uzun süreli bellekte unutma değil, hatırlamama söz konusudur. Hatırlamama, bellekte var olan bilginin yeterli ipucu olmadığı için çağrılamamasıdır.       
Tekrar Hume’a dönecek olursak, ona göre açıktır ki; bellek, içinde nesnelerin sunulduğu kökensel biçimi saklar ve nerede herhangi bir şeyi anımsamada ondan uzaklaşacak olsak, bu o yetideki bir bozukluk ya da eksiklikten doğar. Belleğin başlıca işi yalın düşünceleri değil ama düzen ve konumlarını saklamaktır.
Hafızanın genel işleme mekanizmaları bu şekildedir ancak hafızadaki bilgi tek başına bir işe yaramaz. Zihin bu çekip çıkartılmış bilgiyi işleyebilecek başka bir yetiye ihtiyaç duyar: hayal gücü…Hayal gücü henüz olmayan, oldurulmamış her şeyi kapsar. Düşünceleri düzenleme ve değiştirme, birleştirme, ayırma gücüne sahip bir yetidir. Tüm yalın düşünceler hayal gücü tarafından ayrılabildikleri ve yine onun dilediği her biçimde birleştirilebildikleri için Sapiens nedenselliğe hükmedebilir veya onu yaratabilir.


Murad BABADAĞ
2016 ŞİŞLİ  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder