Konuya Daniel Schacter’in
“Belleğin izinde” adlı kitabında konuya gayet vurgulu bir örnekle başlar;
Gabriel Garcia Marquez’in ünlü “yüzyıllık yalnızlık” romanı. Romanda tuhaf bir
salgın küçük Macondo köyünü istila eder ve orada yaşayanların belleklerinin
belirli niteliklerinin kaybetmelerine yol açar. Hastalığın semptomları kademeli
olarak ortaya çıkar. Her köylü önce çocukluğuna dair anılarını, sonra
nesnelerin adlarını ve işlevlerini, sonra da diğer insanların ve en sonunda
kendi varlığının farkındalığını yitirir. Her zaman kullandığı aleti tarif etmek
için örz kelimesini bulamayıp dehşete kapılan bir gümüşçü, çılgınca evindeki
her şeyi etiketlemeye başlar. Daha sonra isim etiketlemenin işlevi
hatırlatmayacağı anlaşılınca nesneleri isim ve işlevleriyle etiketleme devam
eder. Bunun da yetmeyeceğini anlayan roman karakteri, bütün köyün bireylerinin
tüm anılarını biriktirebileceği bir bir hafıza makinesi geliştirmeye çalışır.
Son anda bir yabancı tarafından tedavi edilen karakter, bu yükten kurtulur. Bir
ilaç sayesinde hafızası tamamen yerine gelir ve kendini kurtaran yabancının da
eski bir dostu olduğunu fark eder. Roman hafıza’nın olmadığı bir dünyayı
anlatır. Sembolik iletişim biçimlerinin işe yaramadığı, kişisel kimlik ve öz
farkındalık mefhumlarının yitirildiği bir dünyadır bu. Alıntı şöyle biter;
“Bellek Hayattır”.
Ancak burada atlanan şey,
belleğin değil, belleğin sakladığı bilginin aslında hayat oluşudur. Bellek, bu
bilgilerin nöral dokuda kazınması esasına dayanır. Tabi ki kabul etmek gerekir
ki, bellek olmasaydı öğrenmenin bir anlamı ve kendisi olmazdı. Canlı, doğada
karşılaştığı sorunu her seferinde yeniden, tekrar tekrar çözmek zorunda
kalırdı. Bu durum, evrimin devamlılık ilkesine karşı olduğu için, türlerin
devamı da mümkün olamazdı. Bu anlamda yukarıda bahsi geçen “bellek hayattır”
mottosu kabul edilmek durumundadır. Burada belirtilmesi gereken bir önemli konu
da yine evrim ilkelerine bağlı olarak genel kabul görmüş bir tarif olarak”
gerekçelendirilmiş doğru inanç ya da sanı” olarak kabul edilen bilgi’nin
aslında öyle olmadığıdır. Çünkü sanı/inanç yaşamı sürdürmeye yetmez, kaynağı
doğa’da değil, kurgulayan zihindedir.
Konu ile ilgili olarak psikoloji,
sinir bilim, felsefe, antropoloji birçok disiplin çalışır. Ancak giriş için en
uygun yer’in mitoloji olduğu kanısındayız. Batı kültürünün kurgulandığı bir
zaman aralığı olarak Yunan mitolojisine bakıldığında, Bellek Tanrıçasının
Mynemosyne olduğu görülür. Kozmoz’u yaratan Tanrıça Gaia ile Tanrı Uranos’us
çocukları olan 12 Titandan biridir. Dilleri ve kelimeleri icat etmiştir. Dikkat
edilirse bilginin saklanabilmesi ve aktarılabilmesi için gerekli olan
fakültelerin mucididir kendisi. Böylece yazının icadından önce tarihsel
olayların hikâye ve mitlerini nakletmek için gerekli olan sözel hafızanın
kurulmasını sağlamış olur. Yine aynı mitolojiye göre, canlar öldüğünde Hades’e
yolculuk sırasında suyundan içene her şeyi unutturan efsanevi lehte ırmağının
yanı sıra, bir de suyuyla insana her şeyi bilme ve anımsama yetisi veren bir
nehir vardır ve adı da mynemosyne’dir. Ölümden sonra ruhlar bu iki ırmaktan
birinden su içmeye hak kazanırlar. Hatta yaşayan kâhinler bile, bu suyun biriktiğine
inanılan kuyudan su içip, öyle gelecek görüsünde bulunurlar. Etimolojik olarak
da Mynemosyne hafıza anlamına gelen “mneme” sözcüğünden gelir ki bu kelimenin
kökü de muhtemelen eski Hint-Avrupa dil ailesindeki “men/düşünme” köküne dayanır. İngilizce “mental”
kelimesinde olduğu kadar, Sanskritçe “mantra” kelimesinde de aynı kök görülür.
Bu irdelemeden sonra hafıza
yetisinin evrim ilkelerine göre nasıl edinildiğine bakmak, konuya giriş için
uygun görünür. Yukarıda da bahsedildiği üzere, evrimin “temel para birimi”
bilgidir(Bergstrom ve Rostall,2011). Hayatta kalmak bir bilgi meselesidir ve
tek hücreli canlıdan itibaren süreç bu şekilde işler. Dolayısıyla varlık ve
bilgi birbirinin içine geçmiş bir haldedir, ayrılamazlar. Canlının fizyolojik
yapısının basitten karmaşığa doğru çeşitlenmesi, bilginin canlı tarafından
nasıl edinileceği, saklanacağı, kullanacağı ve aktarılacağını belirlemiştir.
Tek hücreli canlının dışarıdan aldığı etki’ye (bunu bir bilgi olarak kabul
etmek gerekir) doğrudan refleks olarak tepki göstermesi, edindiği bilgiyi
kullanarak davranmasıdır. Buradan da kurulacak bağlantıyla, yukarıda tarif
edilen sürece göre, öğrenme ve hafıza sayesinde yaşamsal kaynakların nereden
edinilebileceğini ve nerede istiflenebileceğini ve tehlikenin nerede olduğunu
hafızada depolama becerisiyle ilişkilendirilir. Bunu verimli şekilde yapmanın
yolu, mekânsal biliş kullanarak alanda belirli noktalar arasındaki ilişkilerin
temsillerini depolayabilmektir. Amaç gütmek için canlının, dünyanın en azından
bazı yönlerin zihinsel temsiline sahip olması gerekir. Dikkatle irdelendiğinde,
bu tarifle birlikte, bir çağrışım mekanizması olarak(yani hafızadaki bir
bilginin pratik kullanımı amacıyla) aslında canlının doğadaki nedensellik
kavramını anladığı ve kullandığı fark edilir.
Hayvanlar dopamin’le harekete
geçen sistemi kullanarak deneyimlerine sonuçlarına göre bir kez değer vermeye
başlayınca bu sonuçları kendi anılarına koyarlar ve bu anıların değerleri
üzerinden yaşamlarını sürdürürler. Bu noktada değerlilik, davranışın yol açtığı
ödül veya cezanın anısı olarak saklanır; yani bir sonraki benzer durumda uygun
cevaba karar vermek için gereken önemli bilginin kendisi olur. Bu karar aşaması
için önceki deneyimlerin hafızada saklanması gerekir. İhtiyaç duyulduğu anda
gereken bilgi hafızadan çekip çıkartılır ve çevre faktörünün de izin verdiği
ölçüde o bilgiye göre bir davranış sergilenir. Bu deneyimleri biriktirmenin
yolu yani bilgiyi edinme, fizyolojik kompleksite arttıkça çeşitlenir)keşif,
oyun, merak şeklinde). En önemlisi nöral yapı ve densite arttıkça edinilen
bilginin miktarı ve saklanma süresi de uzar. Bu süreçle birlikte, başlarda
ifade edildiği gibi temsil yollarıyla bilgiyi kodlayan nöral yapı, özellikle
primatlarda üst temsiller kurabilmeye başlar. Üst temsilin özü, karmaşık bir
temsil setini hafızada tutup dünya hakkında tutarlı, geniş bilgiyi muhafaza
ederken, bir taraftan da onu değiştirebilme becerisidir. Bu duruma,
nedenselliğe göre davranmaktan çok nedenselliğe hükmetmek hatta yaratmak
denilebilir. Sapiens’te evrimsel yenilik, bireyin geri çekilip kullandığı
temsili çerçevenin farkına varabilmesidir, bu şekilde o çerçeveyi ve
dolayısıyla kendi kimliğini de o çerçevenin sınırında kendi kurduğunun farkına
varmaktır.
Felsefe tarihinde beden ve ruhu
birbirinden ayıran Kartezyen teoriden itibaren, çözülmeye çalışılan konu da tam
bu eksende karşımıza çıkar. Mekânsız ve gayri maddi bir töz olarak ruhu, maddi
bellekte neler olduğundan nasıl haberdar olduğu veya tam tersi, maddi bellek
içindeki bir olayın ruhta bir temsile nasıl yol açtığı sorusu havada
kalmaktadır. Bu çözülemeyen bir etkileşim sorunudur. Kartezyen ikicilikle iç
içe geçmiş, bilinen bir yaradır. Ruh hangi hareketin hangi nesneyi temsil
ettiğini nasıl hatırlar. Bilince biçilen gözlemci rolü, fiziksel depolamanın
içeriğine sorunu 16.yüzyıldan itibaren felsefeci ve bilim insanlarını bu konu
üzerine çalışmaya, düşünmeye sürükler ve deneyimin iz bıraktığından söz eden
her bellek teorisine önünde sonunda Descartes’in hayaleti musallat olur.
Descartes, insan sinir sisteminin içinin gazsı bir bir maddeyle(spiritus
animales/hayvansal ruh) kaplı ince tüplerden oluştuğunu belirtir. Bir nesne
algılandığında, duyu sinirlerindeki hayvansal ruhlar faaliyete geçmekte, beynin
içine doğru hücum etmekte, böylece algılanan her nesne beyne bir iz
bırakmaktadır. Bu iz ne kadar sık kullanılırsa, o kadar derinleşir. Tümüyle
fiziksel olan bu mekanizma, günümüzde “kas hafızası” olarak adlandırılabilecek
bir bellek türünün temelini oluşturmaktadır. Descartes’ten itibaren, hafıza’nın
çalışma prensiplerini açıklamak için araştırmacılar, kendi döneminin teknolojik
gelişiminden bir fikri, hafıza’nın çalışma biçimini açıklamak için bir metafor
olarak kullanmıştır. Bizzat Descartes bile fiziksel bir analoji ile durumu izah
etmeye çalışır. Bir kumaşa dikenler batırıldığında, kumaşta delikler oluşur. Bu
hareketi tekrarladığınızda deliklerden bazıları açıldıkça açılır ve nihayet
sürekli açık kalır. Kumaştaki delikler, beyindeki gözenekler, dikenler de duyu
uyaranlarınca beyne doğru itilen hayvansal ruhlardır. Bu analoji ile Descartes,
hem hafızadaki bilginin çağrışım yoluyla nasıl çağrıldığına dair bir bilgi
vermeye çalışır, hem de hafızadaki bilgilerin tekrar üzerinden nasıl kalıcı
hale gelebildiğini açıklamaya çalışır.
19.yüzyıl’da fotograf ve fonograf’tan
ödünç alınarak oluşturulan metaforda da benzer sorunlar gündeme gelmiştir.
Huber, yaşadığı çağın fotoğraf metaforlarına tepki gösterirken, görsel
izlenimlerin beyinde korunmasının kendi başına bir bellek oluşturmadığını ileri
sürmüştür. Yalnızca bu izlenimleri özümseyebilen bir bilincin varlığıydı
korunan bu görsel izlenimleri gerçek bir bellek haline getiren. Bilinç olmadan
bu izler kördür. Guyau, kullandığı fonograf metaforunu yorumlarken hemen hemen
aynı sözcükleri kullanmıştır. İğne, fonograf diski üzerine ses uyaranlarının
bir kaydını kazır, ama bilinç, çalındığı sırada ses titreşimlerini özümsemediği
sürece bu izler “kendilerine sağırdır” diye açıklar. Depolanan ister görsel
uyaran olsun ister işitsel uyaran, bunların bellekte yeniden üretimleri, bu
izleri kullanan bilincin varlığını gerektirir. Benzer bir sorun, daha modern
bir metafor olan ve(Detaylı olarak Güliz’in anlatacağı) hologram metaforunda da
görülür. Pribram’ın holografik bellek teorisinde, depolanmış imgelerin depolama
mekânının(beyin) dışına yansıtıldığı, ondan sonra da bilinç tarafından
özümsendiği varsayılır.
20.yüzyılın sonlarına doğru,
Dennett’in analizine göre, bilgisayar metaforu temsillerin yorumlayıcı veya
denetleyici bir failin varlığını gerektirmediğini kanıtlamıştır. Beden ile
zihin arasındaki etkileşim ve istemli hatırlamanın işleyişi meselesi,
bilgisayarın mekanizması ve programına benzetilir. Bilgisayar mekanizması sinir
sistemine, program da psikolojik süreçlere karşılık gelir; hem zihin
durumlarının varlığını hem de fiziksel alt yapının varlığını tanır. Ancak
problem şu ki; cansız bir mekanizmada zihin ile beden arasındaki etkileşim söz
konusu değildir, istemli bir hatırlama da yoktur. Yani sözün özü, hatırlamanın
farkında olan bir bilinç yoktur. Sırf bu nedenle belleğe dair bilgisayar
metaforunun zihin-bellek sorununu çözdüğü söylenemez(Douwe Draaisma,1995).
Burada aslında problem identity kelimesinden kaynaklanır. İngilizce bu kelime
Türkçe’deki hem kimlik hem de aidiyet
sözcüklerini karşılar. Hâlbuki bilgisayar kendi kimliğini, özgür iradesiyle
kuramaz, dolayısıyla özgün hatıraları yoktur, dolayısıyla istemli hatırlama
yoktur.
Yine 20. Yüzyılın ortalarından
itibaren, dünya savaşlarındaki vaka analizlerinin de ışığında sinir- bilim
hafıza’nın nasıl çalıştığına dair fizyolojik irdelemelerini derinleştirmiş,
MRI, FMRI ve PET görüntüleme teknikleri sayesinde beynin yapısını daha net
görmeye ve analiz etmeye başlamışlardır. Ancak bu çalışmaların tamamı
Aristotelyen taxonomi çalışmalarının dışında bir şey değildir ve nicelikler
üzerinden niteliğe ulaşma çabasıdır. Tıp disiplinin başka bir dalı olan
psikoloji de davranış üzerinden analizlerine devam eder. Yapılan çalışmalar
sonucunda ortaya çıkan sonuçlar şunlardır,
Beynimizin bünyesindeki bütün
yetenek ve süreçler, işleyişimizin iki ucuna işaret eden iki kavrama, refleks
ve düşünüm kavramlarına dâhildir. Refleks süreçlerinin karşısında düşünüm yer
alır. Düşünüm iradi süreçle ilişkilidir ve bize belleğimizin içinde olup
bitenleri denetlememize olanak tanıyan iç bakış deneyimini sağlar. Hatırlanacak
olursa, bu beceri, metnin başındaki temsilin çerçevesinin farkında olmak olarak
ifade edilmiştir. Bu iki aşırı uç yani refleks ve düşünüm(reflection) aynı
etimolojik kökene sahiptir; her ikisi de yansıtmayla ilgilidir. 17.yüzyılda hemen
tepki vermeyi gerektiren sert duyu uyaranlarının beyine “çarpıp sekerek” anında
bir motorharekete dönüştüğü düşünüldüğü için refleks sözcüğü kullanılmıştır.
Reflection sözcüğünün kullanılma nedeni ise, bellekteki düşünce ve temsillerin
bilince “yansıtıldığının” düşünülmesidir. Düşündüğünü düşünme ve bilme, bir
şeyleri hatırlama ve hatırladığının farkında olma durumu, yine yukarıda ifade
edildiğini gibi, temsil çerçevesinin/inşası ve bu inşa üzerinden yani
üst-temsil sayesinde benliğin kurulması durumu an be an yaşanır.
Buraya kadar hafıza’nın genel
tarifi ve bu tarifteki imkânlar ve tarihsel süreç boyunca karşılaşılan
aksaklıklar anlatılmıştır. Pekiyi, hafıza nasıl çalışır?
Hafızanın kodlama, saklama ve
çağırma olmak üzere üç temel işlevi vardır. Bu sayede yaşamın devamlılığı için
gerekli bilgiler, belleğe kaydedilir. Kodlama, uzun süreli belleğe giren
bilgilerin belleğe kaydedilerek işler hale getirilmesidir. Duyular aracılığıyla
alınıp anlamlandırılan ses, ışık, koku, tat, dokunma gibi uyarıcılar belleğe
kaydedilir. Bellekte saklanan bu bilgiler, gerekli olduğunda belleğin çağırma
işlevi aracılığıyla bilince çıkartılır. Bu bilgiler, her zaman bilinç alanında
değildir, başka bir deyişle gerekmedikçe bu bilgilerin farkında olunmaz.
Gerekli olduğundaysa bazı ipuçlarından yararlanarak çağırdığımız bu bilgileri
kullanılır. “İnsan doğası üzerine
düşünceler” kitabını yazan 18.yüzyıl felsefecisi David hume’a göre
hafızadaki düşünceler ve kavramlar bütünüyle bağlantısız ve gevşek olsalardı
onları yalnızca şans birleştirir. Bu düşüncelerin ve kavramların aralarında
belli bir bağ, çağrıştırıcı bir nitelik olmaksızın düzenli olarak karmaşık
düşüncelerde yer almaları olanaksızlaşır. Bellekte saklanmak istenen bilgiler, onu
çağrıştıracak bilgilerle birlikte belleğe yerleştirilirse bellekte tutma ve
hatırlama daha kolay olur. Bu çağrışımın kendilerinden doğduğu ve zihnin bu
yolda bir düşünceden bir başkasına taşınmasını sağlayan nitelikleri üç adet
olarak belirler: andırım, zaman ve mekânda bitişiklik, neden ve etki… Dikkat
edilir ki ilk iki nitelik de aslında üçüncü nitelik olan neden ve etki yani
nedenselliğin alt bileşeni sayılabilir. Ayrıca nedenselliğin deneyimlenmiş
olması da gerekmez, etkileme kapasitesi olması bile yeterli olur.
Evrim ilkeleri üzerine çalışan biyologlara
göre evrim, başka durum için geçerli olan önceki özelliği ortadan kaldırmaz, ya
onu değiştirir ya da onu koruyarak onun temel olduğu başka bir özelliği bünyeye
kadar. Böylece tek hücreli canlının davranış biçimi olan refleksif davranış,
önce omurgalılara, oradan memeliler, primatlara ve insana taşınır. Ancak bu
özellikle birlikte başka davranış birimleri eklenir. Bu şekilde insan
davranışlarında hem refleks hem de reflection görülür. Hafıza’nın derinliği de
buna benzer. Yine uzmanların ifadesine göre nöral yapının basitten karmaşığa
doru ilerleme safhasında, kısa süreli bellek, uzun süreli belleğe evrilir ancak
kendi yerini de kaybetmez. Kısa süreli bellekte bilgilerin tutulması gizli bir
tekrar sonunda(keşif, oyun, merak) mümkün olur. Tekrar, bilginin düzenli hale
gelmesini sağlar. Yeterli tekrar, kısa süreli belleğin kapasitesini arttırır.
Tekrar edilen davranış alışkanlık haline gelir, bu şekilde iyi öğrenilmiş,
düşünülmeden gerçekleştirilen otomatik hareketler belleğe derin iz verecek
şekilde yerleşir. Bu aşamadan sonra bilgiler kısa süreli belleği aşar ve uzun
süreli belleğe geçer. Uzun süreli belleğe geçen bilgiler, önce kısa süreli
bellekten geçer. Bu geçiş sırasında yukarıda anlatılan kodlama ve saklama
mekanizmaları işler. Uzun süreli bellekte bilgilerin saklanabilmesi için
kelimeler, kavramlar ve semboller arasında bazı ilişkiler kurulur. Bu
ilişkiler, anlam bakımından kurulabilir. Birbiri ile anlam bakımından ilişkili
bilgiler bellekte daha kolay kalır. Bu şekilde gruplama, bilgilerin anlamlı
bütünler haline getirilmesidir. Gruplama yaparak belleğin kapasitesi
arttırılabilir. Bilgilerin uzun süreli belleğe geçişi de bu şekilde kolaylaşır.
Uzun süreli bellekte unutma değil, hatırlamama söz konusudur. Hatırlamama,
bellekte var olan bilginin yeterli ipucu olmadığı için çağrılamamasıdır.
Tekrar Hume’a dönecek olursak,
ona göre açıktır ki; bellek, içinde nesnelerin sunulduğu kökensel biçimi saklar
ve nerede herhangi bir şeyi anımsamada ondan uzaklaşacak olsak, bu o yetideki
bir bozukluk ya da eksiklikten doğar. Belleğin başlıca işi yalın düşünceleri
değil ama düzen ve konumlarını saklamaktır.
Hafızanın genel işleme
mekanizmaları bu şekildedir ancak hafızadaki bilgi tek başına bir işe yaramaz.
Zihin bu çekip çıkartılmış bilgiyi işleyebilecek başka bir yetiye ihtiyaç
duyar: hayal gücü…Hayal gücü henüz olmayan, oldurulmamış her şeyi kapsar.
Düşünceleri düzenleme ve değiştirme, birleştirme, ayırma gücüne sahip bir
yetidir. Tüm yalın düşünceler hayal gücü tarafından ayrılabildikleri ve yine onun
dilediği her biçimde birleştirilebildikleri için Sapiens nedenselliğe
hükmedebilir veya onu yaratabilir.
Murad BABADAĞ
2016 ŞİŞLİ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder